Fidel Küba Devrimi’nin sosyalist niteliğini 1 Mayıs 1961’de yaklaşık 1 milyon kişi önünde açıklamıştı. Bu konuşmanın önemli bir paragrafıyla birlikte sonuç bölümünü aktarıyoruz. Devrimden sonra Havana’da 1 Mayıs kutlamalarının bir gece öncesinden başlatılması ve Che, Sanayi Bakanıyken akşam konuşma yapması geleneği yerleşmişti. Che’nin 30 Nisan 1963’te Garcia Lorca Tiyatrosunda yaptığı konuşmadan kısa ve çarpıcı bölümle Uluslararası İşçi Bayramını kutluyoruz. 21. yüzyıla bu devrim geleneği ışık tutsun!
FİDEL
………
Emperyalistler kazanmış olsaydı [Domuzlar Körfezinde emperyalist işgal girişiminden söz ediliyor] ne olacaktı diye konuşmayalım. Yenilmiş bir devrimden daha hüzünlü bir tablo yoktur. Roma’da kölelerin isyanı [Spartakus ayaklanması] ve yenilgileri, yenilmiş bir devrimin ne olduğu konusunda bize bir fikir vermeli. Paris Komünü yenilmiş bir devrimin ne olduğu konusunda bize bir fikir vermeli. Tarih bize yenilmiş bir devrimin bedelini galiplere kanıyla ödediğini söyler. Galipler sadece geçmiş borçları değil geleceğin borçlarını da tahsil etmeye çalışırlar. Ama belirli koşullarda bir devrimi ezmek imkânsızdır.
………
Konuşmama son vermeden önce, Moncada duruşmalarında ne söylediğimi hatırlatmak isterim. İşte bir paragraf: Ülke diz çökmüş gökten mucize bekleyemez. Hiçbir sosyal problem kendiliğinden çözülmez. O zaman görüşlerimizi ifade ettik. Devrim bu mücadelede önemli rol oynamış olanların devrimci fikirlerini izlemektedir.
Bir milyon Kübalı, bu nedenle devrimimizin, sosyalist devrimimizin özünü ifade eden belgeyi, Havana Bildirgesini ilan etmek için toplandı. Burada belgenin toprak malikânelerini, açlık ücretlerini, cehaleti, öğretmensizliği, doktorsuzluğu ve hastanesizliği, kadınların sömürülmesini, ülkelerimizi geri bıraktıran oligarşileri, ABD’nin emirlerine itaat ederek halklarının iradesini hiçe sayan hükümetleri, Yankee ajanslarının haber tekelini, kitlelerin örgütlenmesini engelleyen yasaları ve zenginliğimizi sömüren emperyalist tekelleri kınadığı söylenir. Halkın genel meclisi insanın insan tarafından sömürülmesini kınar. Genel meclis şunları ilan eder: Çalışma, eğitim hakkı; insan onuru; kadınlar için medeni haklar, yaşlılık güvencesi; sanatsal özgürlük; tekellerin ulusallaştırılması ve vb. Bu bizim sosyalist devrimimizin programıdır.
Yaşasın Küba işçi sınıfı! Yaşasın Latin Amerika’nın kardeş ulusları! Yaşasın ulus! Vatan ya da ölüm! Zafer bizim!
CHE
Yoldaşlar
…….
Bütün yıl boyunca bu iki görev [halkımızın iş randımanı ve bilincini derinleştirmek] tam anlamıyla başarıldı. Kusursuz, az çok ciddi çuvallamalardan uzak, tartışmasız, yeniden yola koyulmak için geri adımsız değil. Ama eksiksiz bir coşku ve görevimize tam bağlılıkla, 1962 yılında toplumuzun temelini sağlam bir biçimde attık. Yankee istilacının nükleer saldırı tehdidiyle yüz yüze kaldığımız geçen Ekimde, bütün halkımız ayağa kalkıp tarihe geçeceği şüphesiz olan bir cevap verdiğinde, tüm dünyada devrimci bilincin gelişmesine de katkıda bulunduk.
Bu, devrimde bir halkın nasıl büyük tehlikeyle, hatta nükleer yok oluş tehdidiyle bile karşılaşabileceğine bir örnek. Dünya tarihinde başka toplumların bilmediği bu tehdit karşısında, devrimci bilincin ve kazanma kararlılığının, sosyalist kampın tüm ülkelerinin ve dünyanın tüm özgür insanlarının militan dayanışmasının, yerkürenin en saldırgan ve güçlü emperyalist gücünün kapılarında yaşayan küçük bir halkın nasıl zafer kazanabileceğine, egemenliğini nasıl koruyabileceğine ve en önemlisi de kendi toplumunu inşa etmeyi sürdürebileceğine bir örnek.
…..
Modern teknik dev adımlarla ilerliyor. Çok yakında, bu ülkenin vasıflı teknisyeninin birden fazla dili konuşacak derecede bilmesi gerekecek. Teknik kitapları okumak birden fazla dil bilmeyi, hangi dilden olursa olsun teknik şartnameleri ve yönergeleri okumayı öğrenmeyi gerektirecek. Çünkü kapitalistler teknolojide çok şey – ve çok kaliteli malzeme – üretmiş olduklarından tüm bu bilgiden nasıl yararlanacağımızı bilmeliyiz.
….
Bir parça uzun, bir parça sıkıcı bu konuşmayı bitirmek için, siz yoldaşlara istisnasız hepimizin sorumluluğunu hatırlatmak istiyorum.
….
Biz, bir vitrin, Amerika’nın tüm halklarının bir aynasıyız; yeteneklerimizi her geçen gün artırmaya, eksikliklerimizi ise azaltmaya çalışmalıyız.
Görülmesin diye kusurlarımızı gizleme uygulamasına geri dönemeyiz. Bu ne dürüstlük, ne de devrimcilik olur. Bugün kendi bağımsızlıkları için savaşan Amerika, Asya ve Afrika’nın diğer ülkelerinden yoldaşlarımız bizim yanlışlarımızdan, eksikliklerimizden de öğrenecekler. Henüz çözemediğimiz geçmişin hatalarından bir tekini, kötülüklerin bir tekini bile göstermeyi nasıl bırakmamamız gerekiyorsa, sosyalist bugünümüzde yapmış olduğumuzu hataları da göstermeyi bırakamayız.
Açık olmalıyız, zira bu bizim ödevimiz, çünkü ödevimiz bu anda çok yükseklere ulaşıyor. Her birimiz Küba Devriminin ne yaptığı ve yapacağı konusunda dünya halklarına karşı sorumluluk taşıyoruz. Yolumuz basit değil; tehlike ve zorluklarla dolu. Emperyalizm, yeniden bize saldırmak için bizim zayıf bir anımızı umarak, yolun her dönemecinde pusuda bekliyor; tüm Amerika’nın gericileri bizim kendi hatalarımızı resmen ilan ettiğimizde bile bunları keyifle yayınlamayı bekliyorlar.
…..
Bir an bile zaafa düşmemize izin vermeyelim. Ne konuklarımızın doğrudan gözleri üzerimizdeyken, ne de herhangi bir zamanda. Çünkü ülkemizin yaşamının her dakikasında, bizde yeni bir kurtuluş umudu, zincirlerini kırmak için yeni bir umut gören tüm Amerika halklarının meraklı bakışları altındayız.
……
Hepimiz birlik olmalıyız yoldaşlar; gözlerimiz geleceğe bakarken, her geçen gün daha sağlam bir inançla ayaklarımızı yere sağlam basarak ilerlemeli, her adımı sağlam ve güvenle atmalıyız. Böylece kazanmış olduklarımızdan, inşa ettiğimiz, bizim olan sosyalizmden hiçbir zaman bir santim bile vazgeçmemiş olacağız!
Vatan ya da ölüm! Zafer bizim!
SUNUŞ
Mum Işığı’na Trump’ın ABD Başkanı olduğu dönemde, aldıkları destekle dünyada tam anlamıyla terör estiren aşırı sağ, ırkçı ve faşist akımlara dair çok anlamlı bir röportajla başlıyoruz. Bernie Dwyer adında İrlandalı bir belgesel film yapımcısının, 2003’te bu konularda uzun süredir araştırmalar yapan ve konferanslar veren ABD’li eski bir istihbaratçı olan Philip Agee ile röportajı Granma’da yayınlandı. Hem Dwyer’in, hem de Agee’nin Küba’da öldüğünü not edelim. Agee de Snowden, Manning ve Wikileaks kurucusu Assange gibi burjuva demokrasisinin anavatanı ABD’de demokrasi ve insan hakları siyasetinin arkasında yatanları kamuoyuna açıkladığı için vatan haini ilan edilmiş isimler arasında.
Ageee’nin konuya hakimiyeti röportajda çok net görülüyor. Elbette Trump öncesi bu aşırı sağ zeminin nasıl geliştiğini anlamak için dikkatli bir okuma gerekli.
1929 ekonomik krizinden önce faşist rejim, 1922’de İtalya’da Mussolini ile tarih sahnesine çıktı. 1926’da Portekiz’de askeri diktatörlük kuruldu. Bunu Japonya’da militarist diktatörlük ve Almanya’da NAZİ iktidarı izledi. İspanya’da Franco İspanya İç Savaşı’ndan sonra faşist müttefiklerinin askeri desteği ve Avrupa demokrasilerinin tarafsız kalmasıyla uzun süren diktatörlüğünü kurdu. Bu kısa açıklama röportajın anlaşılması için gerekli. Çünkü 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da çok uzun yıllar İspanya ve Portekiz faşist rejimleri devam etti. Bildiğimiz dünya savaşları, bir paylaşım savaşı olarak kapitalist sanayileşmede geç kalmış, ya da daha yumuşak ifadeyle sanayi devrimine geç girmiş kapitalist ülkelerin dünya pazarından pay alma savaşlarıydı. Klasik sömürge imparatorlukları İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve 19. Yüzyıl sonundan itibaren ABD’de sermaye birikimi ve genelde burjuva demokratik devrimler bu ülkelerde burjuva demokrasisini de yerleştirmişti. Faşizm bilindiği gibi geçmişte İtalya, Almanya, Japonya gibi dünyayı yeniden paylaşmak isteyen ve güçlü bir militarizm geliştiren ülkelere özgüydü. İlk defa Trump iktidarıyla birlikte 1640’dan beri oluşmuş olan burjuva demokrasisi klasik sömürge imparatorluklarından en güçlüsünde en zorlu sınavını verdi. Bu kısa açıklamadan birkaç hafta önce Fransa, Almanya ve en son olarak ABD’de içlerinde en üst düzey emekli ve görevli komutanların da bulunduğu askerler bizim ülkemizde normal sayılan aşırı sağ “muhtıraları”nı duyururken, İspanya’da faşistler mücadeleyi askerileştirecekleri tehditlerini savurdular. Bu söyleşiyi Mum Işığı’nda yayınlayacağımız gün Belçika ordusundan “aşırı sağcı” olduğu açıklanan asker, ağır silahlarla firar edip COVİD’le mücadele eden bir virolog ve ailesini hedef aldı. Bütün bu anlaşılmaz, sürpriz sayılabilecek gelişmeler için “FAŞİZM: GEÇMİŞE AİT BİR ŞEY Mİ?” röportajında ipuçları bulunabilir.
Burada kritik nokta, sosyalist teoride benimsenen faşizm çözümlemesinden çok sahadan bilgilerle dünyadaki aşırı sağ, faşist ve ırkçı hareketlerin genel tasviridir. Bu açıdan bakıldığında, Philip Agee’nin sözleri düşündürücüdür. Hatta “demokrasi” söz konusu ise, bazen sanki ülke adı değiştirilip, herhangi bir Üçüncü Dünya ülkesinden, Latin Amerika, Asya ya da Afrika’nın bildiğimiz klasik yeni sömürgelerinden söz edildiği bile düşünülebilir.
FAŞİZM: GEÇMİŞE AİT BİR ŞEY Mİ?
2 Ağustos 2003
Bernie Dwyer
Philip Agee
Ama faşizmin şirketlerin ve hükümetlerin birbirlerinin ihtiyaçlarına hizmet ettikleri ekonomik sistemden ayrı başka unsurları da vardır. Pek çok kişi faşizmin geçmişe ait bir şey olduğunu düşünür; ama kelimenin ardındaki ideolojiyi araştırdığımızda, onun bugün her zamanki gibi canlı ve gelişme halinde olduğunu görürüz.
Bernie Dwyer, faşizmin farklı yönleri ve faşizmin Avrupa ile ABD’de yeniden ortaya çıkışıyla ilgili dersler veren eski CIA ajanı Philip Agee ile yaptığı söyleşide, ona faşizmin anlamı ve tarihi ile bugünkü görünümünü sormuştur.
[Philip Agee] Faşizmin demokrasi gibi şu kötü kullanılan kelimelerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu, herhangi birine fiilen her şeyi ifade edebilir ve özgül bir şey ifade etmedikten sonra bu tür terim ve etiketleri kullanmak tehlikelidir.
Tarihsel faşizm açısından, bunun aşırı sağın siyasal bir kavramı olduğunu hepimiz biliriz. Fransız Devrimine ve Aydınlanma’ya yönelik tepkide köklerini görebiliriz. 19. Yüzyılda, çeşitli filozof ve düşünürlerin Aydınlanma’nın kazanımlarına ve bu kazanımların Fransız Devrimi ile elbette ABD Anayasası ve Bağımsızlık Bildirisi’nde, özellikle de Haklar Bildirisi olarak tanınan ABD Anayasasının ilk on maddesine saldıran ciltler dolusu malzemeye imza atmış olduklarını biliyoruz.
Bir faşist sistemde bireyin hakları her zaman devletin ihtiyaçlarına bağımlı kılınmıştır. Faşist sistem, totaliterdir ve normalde dilediğini yapan; işverenler ve işçi sınıfının belirli liderleriyle ittifak kuran egemen tek siyasal partiye sahiptir. Bir ülkeyi kontrol etmek için faşizmin amacı, devletin iyiliği için işçi sınıfı hareketini işveren sınıfıyla ittifaka yöneltmektir. Bireysel sivil haklar ve insan hakları arka plana itilir.
Faşizmin belirtileri, gerçekte 19. Yüzyılın ilk kısmında ortaya çıkmaya başlayarak, I. Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle de faşizmin İtalya ve Macaristan, Almanya ve İspanya’da gelişmekte olduğunu gördüğümüz 1920’lerin başında siyasal hareketler olarak biçimlendi. Bu faşist hareketler, Batı Avrupa’nın çoğu yerinde geliştiler – ve onların tümü farklıydı – ama siyaset sahnesinde tek siyasal partinin ve bazı örneklerde, emsalsiz tek liderin yönettiği geniş aşırı-yurtsever cepheler olan çok sayıda unsura sahiplerdi. Aynı zamanda, Hitler’in liderliğindeki Alman Nasyonal Sosyalist Partisi’nde en belirgin olan ırkçı bir unsura da sahip olduklarına inanıyorum; ama pratikte tüm faşist rejimlerde ırkçı unsur bulunabilir. Böyle bir sistemin yararları, doğal olarak parti liderliğine, sanayi krallarına ve bazı profesyonellere akar.
İktisatta faşizm genelde laissez-faire’dir; sermayenin dilediği biçimde, doğal birikim biçiminde işleyişine özgürlüktür. İşçi sınıfı hareketi, sendika hareketi de sermayenin gelişmesinin amaçlarına ve haklarına bağımlı kılınmıştır. Dolayısıyla, Avrupa çapında ve ayrıca ABD’de sendika hareketinin gelişmesinin mirası olarak, özellikle işçi hakları ve bireysel haklar konusundaki ilerici fikirlerin faşist rejimin laneti olduğunu görebiliriz; çünkü belirtmiş olduğumuz gibi birey bütünüyle devletin refahına bağımlı kılınmıştır. Solun baskı altına alınmasının başladığı yer burasıdır. Faşizm ve dayandığı felsefe, ırksal üstünlük ve geçmiş şeylere nostalji, yeni ve ilerici fikirlere karşıdır. Faşizm, aşağılama ve nefret yaratmak için karşı çıkacağı bir düşmana, bir béte noire’ya [nefret edilen] ihtiyaç duyar; bunlar da sosyalistler ve komünistlerdir. Muhaliflerin ve siyasal muhalefetin ezilmesi, gözdağı vermek için şiddet ve örnek oluşturma amaçlıdır.
Daha yakın zamanların faşizmine gelince, bu aynı unsurların birçoğunun ortaya çıkışı faşizmin hiçbir zaman ortadan kalkmadığını gösterir. II. Dünya Savaşı’nın sona erişi ve Mihver güçlerinin yenilgisiyle birlikte, faşizmin ortadan kalktığını söyleyemeyeceğinizi düşünüyorum; çünkü Faşist İspanya 1974’e kadar varlığını sürdürdü. Portekiz’de faşizm 1974 yılına kadar sürdü. Portekiz’in başlangıçta tam da işin içinde olmasa bile NATO’nun kurucu üyelerinden biri olduğu inancındayım. Ve 1920’lerden beri faşist bir ülkeydi. Avrupa’da faşizme, özellikle de Almanya’daki Nazi hareketine karşı savaşan ABD ve Britanya gibi güçler, faşizme ilkesel olarak karşı değillerdi. Onlar, faşizme başka nedenlerle karşı çıktılar; yani istila tehdidi altındaki Büyük Britanya’yı kurtarmak için Nazi Almanyasına karşı koyan ABD, Britanya üzerindeki tehdidi hafifletmek için Almanya ile doğuda kuşatma çabasını hayata geçirmek için de Sovyetler Birliği’yle geçici ittifak kurdu.
Dolayısıyla özetlersek: Faşizm oldukça uzun süredir etrafımızdaydı zaten. Fransız Devrimi’ne ve yeni, ilerici olan her şeye tepki olarak neredeyse izlerini iki yüzyıl geride bulabilirsiniz. Bugün ABD’de Bush rejimine ya da daha iyi bir ifadeyle Bush cuntasına faşist rejim diyenler var; çünkü o geleneksel faşizmin bazı unsurlarına sahip.
[Bernie Dwyer] Faşizm her zaman güçlü bir kitleye sahip oldu. İnsanları faşizme neyin çektiği konusuna biraz ışık tutabilir misiniz?
[PA] Faşizm zaman zaman büyük kitlelere çekici geldi. Bunun bir
nedeni de faşizmin insanlara çekici gelen militarist yanlarıdır: Faşizme bu kadar ün kazandıran üniformalar, yürüyüşler, marşlar ve kitlesel gösteriler. Onlar stadyumlarda ya da sokaklarda siyasal gösteriler için büyük grupları harekete geçirmekte mükemmeller. Aynı zamanda, ölüm mangalarını da çok etkin bir biçimde kullanıyorlar: Yani faşizm militanların sokaklarda muhaliflerine saldırıp göz dağı verecek gruplar oluşturdukları paramiliter bir yana da sahiptir. Bu linçlere ve doğrudan cinayetlere yol açmaktadır.
Faşizmin çekiciliği, aynı zamanda yurtseverliğin de çekiciliğidir. Bu, bir bakıma ırkçı içeriği de sahip süper yurtseverliktir. Kesinlikle, ABD’de ve diğer ülkelerde, her zaman ırksal üstünlük inancına dayalı bir hareket olmuştur. Afrikalı-Amerikalılar gibi azınlık ırkların kazanımlarına rağmen, bu son yıllarda ABD’de tamamen tükenmiş değildir ve zaman zaman Ari ırkın tüm diğerleri üzerindeki üstünlüğünü göstermeye çalışan yeni broşürler yayınlanmaktadır. ABD faşizminde güçlü bir dini unsur da vardır. İnsanlar seçilmiş ırk fikrini desteklemek için İncil gibi kutsal kitaplardan alıntılar görürler. Bir araya getirildiğinde, bütün bunlar bir faşist hareketin propagandasına ve sağlayacağı aidiyet duygusuna kapılan pek çok kişiye çekici bir inançlar ve eylemler seti oluşturur.
[BD] Halkta yurtseverlik duyguları da yaratan üniformalar, semboller ve ulusal marşlar, vb. sahip pek çok ülke var. Onları faşizmden ayıran nedir?
[PA] Fark amaçlarda ve yararlananlarda yatıyor. Burada kısmen faşist bir devletin uluslararası ilişkilerinden, dış politikasından söz ediyoruz. Faşist devletlerin doğuya yayılmak istediğinde Almanya örneğinde olduğu gibi sözde geçmiş yanlışları düzeltme isteğiyle yayılmacı eğilim taşıdıklarına inanıyorum. Bu, Almanya’nın Çekoslovakya, Polonya ve Sovyetler Birliği içlerine doğru harekatının gerekçesini oluşturuyordu.
Faşizm esasında müttefikleri kapitalist sınıfa karşı olan işçi sınıfının sosyalist hareketlerine karşı olduğundan, Alman faşist hareketi Sovyetler Birliği’ndeki var olan sosyalizme karşı harekete geçişinin tamamen haklı olduğuna inanıyordu. Oradaki sosyalist hareketi bir tehdit olarak görüyordu; ikisi de sosyalist kelimesini kullansa bile nasyonal sosyalizm ile Sovyetler Birliği’nin vazettiği ve belli bir biçimde uyguladığı sosyalizm arasında dağlar kadar fark vardı. Biri nasyonalist, diğeri enternasyonalistti. Biri yöneticilere ve mülk sahiplerine yarar sağlıyordu ve diğeri en azından teoride ayrım gözetmeden halka yarar sağlıyordu. Enternasyonal sosyalizm işçi sınıfının enternasyonal dayanışmasına dayalıydı. Bu Rusların Marx ve Engels ile Lenin’den alıp benimsedikleri türden sosyalizmdi. Bu, bütün işçi sınıfını işveren ya da kapitalist sınıfa karşı muhalefette birleştirmek ve ona çıkarlarının bir olduğunu göstermeye çalışan 19. Yüzyılın sosyalist hareketinden doğmuştu.
[BD] Bugün işleyiş halindeki faşist bir devlete örnek verebilir misiniz?
[PA] Faşizmin yayılmacı ve militarist eğilimi vardır; bugün bu ABD’de de görülüyor. Bush rejiminden çıkan doktrinler, daha on beş yıl önce aklı başında insanların akıllarına bile gelmeyecek doktrinlerdir. Bunlar 1992’de, o sırada Savunma Bakanlığı’nda üç numara, şimdi Rumsfeld’in arkasından iki numara olan Paul Wolfowitz’e atfedilen Savunma Planlama Rehberi (Defense Planning Guidance) adlı bir Pentagon belgesinin sızdırılmasıyla başladı. Bu belgedeki fikirler, sonra 1997’de Wolfowitz, Cheney, Rumsfeld ve diğer muhafazakarlar tarafından kurulan bir propaganda operasyonu olan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nde (“Project for the New American Century”); arkasından da 11 Eylül 2001 ertesinde mevcut Bush yönetimi tarafından etkin bir biçimde benimsendi.
1992 belgesi, ABD uzun yıllar Sovyetler Birliği’nin meydan okumasına maruz kaldığı için, öngörülebilir gelecekte bütün dünyada tek yanlı eyleme ve küresel olduğu kadar bölgesel olarak da bir daha başka bir gücün meydan okumasına maruz kalmama kararlılığına dayanan bir ABD savunma politikası oluşturuyordu. Buna Çin, Hindistan, Rusya ve Almanya gibi herhangi bir NATO gücü, bir teşkilat olarak NATO ya da herhangi bir başka bölgesel teşkilat ya da güç de dahildi. Bu çok net ifade edilmişti. Belge yayınlanmadı. Sızdırıldı. Bütün metin olarak değil kısmen sızdırıldığını düşünüyorum. Ne olursa olsun, Bush yönetiminin konuştuğumuz şeyi pratiğe geçirdiği doktrin budur ve inanması kesinlikle zor bazı şeyler içerir. Biri, tek taraflı ABD kararlarına dayalı önleyici savaş konseptidir. Bu, 11 Eylül saldırıları bu yeni kendinden menkul güce basitçe bahane vermesinden çok önce doktrinin bir parçasıydı.
Saldırılardan sonra gündemdeki ilk madde Yurtseverlik Yasası’nın (Patriot Act) geçirilmesiydi. Bu yasa, Kongre’den o kadar süratle geçirilmişti ki ona oy verenler arasında okuyacak zaman bulan hemen hemen hiç kimse yoktu. Ama çok büyük hızla geçirilmiş ve Anayasa’nın ilk on maddesini maskaraya çevirmişti. Her çeşit sivil özgürlüğü ortadan kaldırmıştı ve bildiğim kadarıyla 2003 ortasına kadar mahkemelerde bu yasanın anayasaya uygunluğuna dair bir tek emsal dava bile açılmamıştı. Şimdi böyle bir dava var; ancak mahkemelerde çok uzun bir süreç bekliyor.
Bush rejimi sadece Yurtseverlik Yasası’nı dayatmakla yetinmedi; daha da baskıcı bir Yurtseverlik Yasası II hazırlandı. İlkinin 11 Eylül terörist saldırılarından çok önce yazılmış olduğu besbelli; çünkü bu Kongre’ye birkaç gün içinde gönderilen 131 sayfalık bir belge. Saldırılardan sonra bu kadar kısa bir zamanda yazılmış olması asla mümkün olamazdı; önceden hazırlanmıştı. Terörist saldırılar sadece kendi içlerinde ve gerek verdikleri maddi zarar, gerekse kurbanlar yönünden insani kayıplar açısından dehşet verici olmakla kalmamış; ama sivil haklara tecavüz edişiyle ABD’in kendisinde faşizme hızlı bir kapı açmıştı. Buraya süper yurtseverliği ve saldırılardan beri muhaliflere yapılan muameleyi de katıyorum. Bu iğrençti. Bu saldırıların arkasındaki nedenleri ve Ortadoğu, özellikle de İsrail ve Filistinlilere yönelik politikası yüzünden halkın ABD’den neden nefret edebileceğini göstermeye çalışan ilkokul ve ortaokul öğretmenleri ile üniversite profesörlerinin başına gelenler ABD için bir utanç vesilesi olmuştur. Bu insanlar bu saldırıların olası kökenini o politika olarak açıklamayı denemiş ve hain muamelesi görmüşlerdi. İşlerini kaybettiler. Bu, o zamandan beri defalarca oldu.
ABD’de ilerici insanlar yönünden, şimdiki gibi tehdit ve gözdağı hissetmek paranoya değil. Korku nedeni gerçekten de mevcut ve hükümet yetkilerini şu anda o kadar genişletmiştir ki sadece sizi terörizmin destekleyicisi olarak yaftaladıklarında bile size hemen hemen her şeyi yapabilirler. Bunu kanıtlamak zorunda olduklarını bile sanmam. Hatta sizin bir düşman savaşçısı olduğunuzu kanıtlamak zorunda bile değiller. Sadece bu şekilde yaftalanmanız bile yeter ve hiçbir yasal başvuru yapamazsınız. O zaman tüm haklarınız kaybedersiniz: Yurtseverlik II kapsamı altında yurttaşlığınız elinizden alınabilir ve kendi ülkenizden sınır dışı edilebilirsiniz. ABD’de işlerin geldiği yer burası. İşte süper yurtseverlik unsuru ve muhaliflerin ezilmesiyle karşı karşıyasınız. Dünyanın herhangi bir köşesinde önleyici savaşlar ve terörizme karşı sonu gelmeyen savaşlar doktrininde yayılmacı militarist dış politikanız budur. Rejimle ittifak halinde büyük kârlara konan muazzam bir mali-askeri-endüstriyel sektöre de sahipsiniz.
Bunun önceden Amerikalılara hükümet önünde kişisel güvence sağlayan Haklar Bildirgesi (Bill of Rights) üzerinde etkileri oldu. Haklar Bildirgesi de ağır darbe aldı. Arapça isimleri olan ve Araplara benzeyen insanların seçilerek baskı altına alınması yoluyla, ırkçılık da bu sürecin parçası. Irkçılık, ABD tarihinde şimdiye kadar yaşamış olduğu en kötü günlerini yaşıyor ve hatta şimdi durum daha da kötüye gidiyor. ABD’nin bağımsızlığını kazanmasından önce bile ülkenin bütün yaşamının farklı yönlerinde kendisini bu kadar farklı şekillerde göstermiş değildi. Irkçılık her zaman vardı ve kesinlikle bu Bush cuntasıyla birlikte faşizm tanımı ve pratiğine dahil kavramlardan biri olan aşırı milliyetçilikle katmerlenmiş ırk üstünlüğü de söz konusu. 11 Eylül sonrasında Küba’daki Guantanamo üssünde Taliban ve diğer esirlere caniyane, insanlık dışı muameleyle birlikte, ABD’de yüzlerce insanın tutuklanması ve gizli tutsaklığı, bir faşist rejimin sınırsız devlet gücünü yansıtır.
[BD] ABD’de sıradan insanların hükümetlerini faşist olarak görmediklerinden eminim. Böyle görselerdi, faşist bir hükümeti kabul edebileceklerini düşünüyor musunuz?
[PA] Hayır, ABD’de pek çok kişinin ABD hükümetini faşist olarak gördüğünü düşünmüyorum. Sanırım büyük çoğunluk faşist kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Kalabalığa saldıran ve vb. bir polisi “Faşist Domuz” diye adlandırabilirler ama aslında faşizm kelimesinin ne anlama geldiği ya da kelimenin kökeni pek çok Amerikalının tarihsel hafızasında yoktur. Bir siyasal eğitim sorunu var ama daha önemlisi, gerçekte bunun faşist bir rejim olduğunu kavramak değil, ama faşist rejimin ne olduğunu kavramaktır; yani sivil özgürlüklerin birey için ne anlama geldiğini ve bir başkan savaşı haklı çıkarmak için halka yalan söylediğinde, başka ülkelerde bunun ABD’yle ilgili görüş konusunda ne anlama geldiğini kavramaktır. Ayrıca sahte bahanelerle yapılan bir savaşta yüzlerce Amerikalının ölmesi ve yaralanması, savaşın da Kongre’den yalanlar temelinde onay alması da eklenebilir. Şimdi bunu kimse inkar edemez.
Şimdi Temmuz 2003’te, sorun uçup gitmiş değildir. Demokrat Parti, buna el atmakta çok ürkek davranmıştı ve tamamen yalan olan Irak’ın Afrika’dan uranyum satın aldığı varsayımı gibi sahte bahanelerin bazı unsurlarında yoğunlaşarak sonuçta aynı şeyi yapıyor. Bütün bu farklı unsurlarda yoğunlaşıyorlar. Umarım, gelecek seçimlerde Bush’un eteklerini tutuşturacaklar. Ama onlar da hainler ve yurtseverlik karşıtları olarak yaftalanır oldular; çünkü ABD gibi bir ülkede muazzam bir milliyetçilik, maniple edilebilecek muazzam bir “vatan aşkı” var. Bu aşırı boyutlara ulaşabilir. Bu karmaşık bir durum ve karman çorman bir ülke; ama sonuçta çok sayıda Amerikalı bu hükümeti desteklemeye yönelecek çünkü onlar Amerika’nın hiç düşünmeden haklı olduğuna ve Tanrı’nın bizim tarafımızda olduğuna inanıyorlar: İşte bunlar da faşist kavramlar.
Ama Bush hükümetini destekleyen birilerine bunun faşist bir hükümet olup olmadığını sorsanız, çoğu muhtemelen “hayır,” bunlar bizim hakkımız; biz sadece uluslararası terörizm karşısında kendimizi savunmak için haklarımızı kullanıyoruz diyecektir. Dünyada 50 yıl kadar önce, ihlaller nasıl anti-komünizm nedeniyle haklı gösterilmişse, şimdi de anti-terörizm nedeniyle sonsuz bir ihlal dizisiyle karşı karşıyayız. Bütün dünyada günün düşmanlarıyla haklı gösterilebilecek güç kullanmaya her zaman bir bahane bulunacak. Sanırım bu temelde ABD’nin iç sisteminden kaynaklanıyor. Bu konuda yanılabilirim ama bir ülkenin dış politikasının iç sisteminin ürünü olduğuna inanırım.
ABD’de özgül bir iç sistemimiz var. Olağanüstü derecede adaletsiz bir sistemdir bu. Hapishane sisteminde, ceza sisteminde ve adalet sisteminde bulabileceğiniz ırkçılığın kalbura çevirdiği bir sistemdir bu. Okullara, işyerlerine ve nereye bakarsanız bakın, birçok istisnası da olsa, çoğunlukla beyazların beyaz olmayanlara yönelttiği çok ağır derecede bir ırkçılıkla karşılaşırsınız.
ABD’deki sosyal ve ekonomik haksızlıklar ve siyasal sistemdeki yolsuzluk nedeniyle, sistem temelden istikrarsızdır. Ondan kaynaklanan dış politika, iç sistemin bu istikrarsızlığından kaynaklanan ülkeyi yöneten yasa külliyatı gibi iç sistemi sürdürmek için tasarlanmıştır. Bu, ABD’nin iç sistemini muhafaza etmek için ABD’nin yabancı ülkelerin temel ürünlerine, emek ve piyasalarına erişme zorunda olduğu anlamına gelir. ABD, 1880’lerde sınırları çizildiğinden beri bir otarşi olarak yaşamını sürdürebilecek durumda olmadığından, o zamandan beri dış ticarete bağımlıydı.
Bu ihtiyaç, bugün eskisi kadar, belki de eskiden hiç olmadığı kadar büyük. Dolayısıyla, ülkenin eksikliğini çektiği temel ürünler ve hammaddelere erişim olmadan, bu materyal ve bitmiş ürünleri çok düşük maliyetle üretmek için yabancı ülkelerin ucuz emeğine erişim olmadan ve ABD içindeki üretim fazlasını elden çıkarmak için o ülkelerin pazarlarına erişim olmadan, ABD içindeki sistem çöker. Bence, ABD’nin dış politikasının diğer halkların ve diğer ülkelerin sömürüsünü sürdürmek için tasarlanmış olmasının nedeni budur.
Eğer ABD içinde bunu yapmak için faşist bir rejim gerekliyse, o zaman faşist rejim olacaktır; çünkü ABD içinde kararları alan politik bir sınıf vardır ve bu çok sayıda insandan oluşmaz, bütün nüfusun çok küçük bir oranından oluşur. ABD’de iç tehdidin, iç çöküş tehdidinin ve bunun olma olasılığının iyice farkında olan bir politik sınıf vardır ve onlar çöküşün önüne geçmek için dış ve iç politikayı tasarlarlar. Sistemi şu ya da bu yolla ayakta tutmak için her zaman diken üstündedirler. Diğer önlemler arasında, Bush’un bu son önleyici savaşlara dayalı dış politikası, ülke içindeki sistemin istikrarını sağlamanın ya da çöküşünü geciktirmenin basitçe bir başka yoludur.
[BD] Sözlerinizden ABD’nin ekonomik başarısının başka ülkelerin iç işlerine müdahalesine dayandığı anlaşılıyor. Bunu Washington’ın Küba’ya yönelik tavrıyla nasıl ilişkilendiririz?
[PA] Küba’ya yönelik ABD politikası, ABD’nin gerçek bağımsızlığını ilan ederek, kendi topraklarında yabancı ülkelerin faaliyetlerini kendisi düzenlemeye karar veren bir ülkeyi kabul edemeyeceğine güzel bir örnektir. Burada devrimin ilk günlerinden, 1 Ocak 1959’dan itibaren ABD müdahalesi olduğu gerçeğinden söz ediyorum.
Mart 1959’da bir Ulusal Güvenlik toplantısında, Başkan Eisenhower ve baş danışmanları şimdi rejim değişikliği diye bilinen Küba hükümetini nasıl devireceklerini tartıştılar. Bu politika 1959’da oluşturuldu ve o zamandan beri aynı kaldı. Domuzlar Körfezi istilasıyla, diplomatik ve ticari izolasyonla, terörizm ve sabotajla ve liderlerine suikast teşebbüsleriyle denediler. 1990’lardan beri, sivil toplum kılığında gizli bir siyasal muhalefetin geliştirilmesine, yani Küba’da bir siyasal muhalefet yaratmak için paranın satın alabileceği her şeyde, insan hakları, kitaplıklar, gazeteciler, avukatlar ya da tıp gibi alanlarda Hükümet Dışı Örgütlere özel bir vurgu yaptılar.
Şimdi yirmi yıl geçtikten sonra çok yol alamadılar. Ben bu projelerin nasıl işlediklerini biliyorum; sözde muhalif harekete katılan insanların her birinin parayla yazılan, parayı kimin nasıl alacağında odaklanmış ABD hükümet projelerine dahil olduklarını ayrıntılarıyla anlatan yazılar yazdım. Bunlar, çoğunlukla Miami’de üslenmiş, Küba’da tarihin saatini geriye çevirecek karşıt gruplar yaratmak için ABD hükümetinden milyonlarca dolar alan bir dizi Hükümet Dışı Örgüt kurdular.
Neden? Kübalıların başardıklarına bir bak. Gelişmiş ülkelerin bile başaramadıkları şeyi başardılar. Doktora düzeyine kadar parasız eğitime sahipler. Dünya çapında bilimsel ve araştırma enstitüleri ve laboratuvarları, dünya çapında ilaç sanayisi geliştirdiler. 11 milyon nüfusu olan bir ülke oldukları düşünülürse, nüfus açısından baktığımızda sporda dünyada önde gelen güç oldular. Neredeyse başka hiçbir ülkenin çok yüksek düzeyde sahip olmadığı genel sağlık sitemine de sahipler. Dış yardım programı uyarınca, dünyanın her yerinde iki-üç bin gönüllü doktorları var ve onlar benim kesinlikle çok uzun yaşayamayacağım en ücra köşelere gidiyor, en ilkel koşullarda çalışıyorlar. Onlar Küba devriminin ideallerine hizmet ediyorlar. Bu hayranlık verici bir program; üzerinde saatlerce konuşabilirim. Ama neden ABD bu projeyi yok etmek istiyor?
Bunun nedeni, kötü bir örnek oluşturması çünkü onlar en zor koşullar altında bu gibi şeyleri yapabildiler. Hadlerini bilmediler ve ayaklar baş oldu. Sovyetler Birliği’nden yardım almışlardı ve bu onlara destek oldu; ama Sovyetler Birliği ortadan kalktığında onlar çökmedikleri gibi o zamandan beri ileri adımlar da attılar. Bu, eğer bir çözüm işe yaramıyorsa, onu atıp başka bir şey denedikleri çok dinamik ve pragmatik bir durum. Bu devrim, çok sayıda Küba düşmanının umduğu gibi Fidel Castro’nun ölmesiyle hiçbir şekilde çökmeyecek. Devrim sürecek çünkü kurumsallaştı. Başka bir yola girinceye kadar ABD hükümeti tarafından hiçbir zaman kabul edilmeyecek; vesayeti reddeden bir Küba ekonomik olarak ABD’ye bağımlı değildir.
Küba, en azından Latin Amerika’nın kalanına bir örnek oluşturdu ve pazarlar, emek, temel ürünler ve hammadde konusunda önceden söz ettiğim ABD’nin bu ülkelere egemen olma politikasının temelini oluşturan Kuzey ve Güney Amerika serbest ticaret kuşağına muhalefetin başını çekti. ABD’nin Latin Amerika ülkelerine sızma, sonra egemen olma ve bu yolla ABD’deki sistemi destekleme umudunun nedeni budur.
Pekala, Küba buna en başından beri karşı çıkmaktadır; şimdi de Venezüella’da Chavez var. Burası ABD için Küba’dan çok daha önemli bir ülke olduğu gibi, Brezilya ve hatta Arjantin Kuzey ve Güney Amerika’daki Serbest Ticaret Kuşağına karşı çıkma işaretleri veriyor. Chavez, sadece ABD’nin egemen olduğu serbest ticaret alanına karşı çıkmakla kalmıyor; birlikte Avrupa, ABD ve Kanada ticaret bloklarıyla çok daha iyi anlaşmaları müzakere edebilecek Latin Amerika ve Karayipler ekonomilerinin birliği için de çağrı yapıyor.
Küba örneği, şimdi kırk beş yıldır ABD’nin baş belasıdır ve Kübalılar bağımsızlıklarını korumakta kararlı oldukları sürece varlığını sürdürecektir. ABD ise her çeşit faşist programı benimseyebilir ama tarihin saatini geri çevirme programlarını fazla doyum sağlamadan sürdürecektir.
Röportajı yapan kişinin kimliği:
Küba’nın davasına kendisini adayan ödüllü film yapımcısı
Bernie Dwyer, Doğumu: 14 Aralık 1943; Ölümü 10 Temmuz 2013
1988’de bir enternasyonal dayanışma tugayıyla birlikte Latin Amerika’ya seyahat etti. ABD’nin Küba ambargosuna karşı kurulan Küba Dayanışma kampanyasının canlandırılmasında kilit rol oynadı. İrlanda ve Küba arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirmek için çaba harcadı. 1998’de, İrlandalı komünist ve İspanya’da uluslararası tugayda çarpışmış olan Mick O’Riordan ile birlikle Küba’ya yardım gönderilmesine eşlik etti.
Röportaj yapıldığı sırada Küba’da yaşayan Dwyer, bir dizi belgesel çekti: Che: The Irish Legacy (1999), Che in Ireland (2001) ve The Footprints of Cecilia McPartland (2004).


