“Sosyal devrimde belirleyici rolü sadece ihtilâlci inisiyatif oynamaz. Tarihi kahramanlar değil, kahramanları tarih yaratır. Devrimler tarihi, iktidarı ele geçirmesine rağmen, objektif şartların yetersizliğinden dolayı (her çeşit kahramanlığına rağmen) ihtilâlci inisiyatifin hüsranla sonuçlanması ile doludur.” (KESİNTİSİZ DEVRİM I, 1971 Mart, Kurtuluş Yayınları, Bütün Yazılar, s. 296, Boran Yayınevi, 3. Baskı)
Giriş yaptığımız 30 Mart Kızıldere yazısı, Kızıldere’nin 50. Yılı için yayınlanmıştı. Aradan geçen bu dört yıl içinde aşırı sağ ve faşist yükseliş Avrupa ve ABD’yi egemenliği altına almış; savaşlar, katliamlar, vb. eksik olmamıştı. ABD-İsrail’in Ortadoğu’daki saldırgan savaşı 1 ayını doldururken, sanki 30 Mart Kızıldere’nin ne olduğunu hepimizin kafasına bir kez daha sokan BM Genel Kurulu’nda “Köleliğin Tarihsel Yanlışlarının Tazmini” diye çevirebileceğimiz karar tasarısı kabul edildi. 400 yıl süren Afrika kıtasının köleleştirilmesiyle ilgili karar tasarısı Gana tarafından sunulmuştu. “Hür dünya, demokrasi, vb.” diye dünyayı ateşe boğan iki ülke ABD ve İsrail, yanlarına aşırı sağcı Arjantin’i de alarak tarihsel köleciliğin mahkûm edilmesine açıkça “ret” oyu verdiler. Yani “o anlamda bu bağlamda” diye kendilerini savunmak için geveleyen tüm ağızları da susturmuş oldular. Onlara, karar tasarısına çekimser kalan İngiltere ve AB’nin “demokrasi, insan ve kadın hakları” şampiyonu devletlerine de teşekkür etmeliyiz. Bunu, bize Mahir’in ve yoldaşlarının 30 Mart 1972’de Kızıldere’de can verdikleri davanın insanlığın kölecilik karşıtı mücadelesinin gerçek bir devamı olduğunu kıvırtmasız kanıtladıkları için yapıyoruz. Emperyalizm ve siyonizmin ne olduğunu hayalet uçakları, kitle imha silahlarıyla birlikte köleciliğin modern versiyonları olduklarını kanıtladıkları için yapıyoruz.

UN News/Elizabeth Scaffidi
Stone Town, Zanzibar’da Kölelik Anıtı, Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti.
Tarihin diyalektiğinin bir de öbür karşıtı var: Spartaküs adıyla ünlenen ve çok uzun yıllar sonra Rosa’nın, Liebknecht’in, Clara Zetkin’in, Leo Jogiches’in Alman Spartakist Hareketi’yle bir kez daha zincirlerini kıran köle karşıtı hareket. Buna toprak köleliği, ücret köleliği, kadın ve çocuk köleliğini de katalım. Böylece sansürlü de olsa Epstein dosyalarından emperyalist tekel sahiplerinin ve yöneticilerinin yerlerini de bir kez daha hatırlayalım.
Soykırımlara, katliamlara, yaşatılan yeryüzü cehennemlerine boyun eğmeden onların karşısında dimdik duran halkları, halk önderlerini de bir kez daha hatırlayalım. Birer birer isimlerini saymadan Mahir’e ve ONLAR’ın anıları üzerine bir kez daha saygıyla eğilelim. Bir kez daha düşünelim; tarihin haklı tarafında, haklı savaşlar tarafında yer almanın anlamını yeniden bilelim.
30 Mart 2026’ya geldiğimizde, emperyalizmin dünyada ve özellikle Ortadoğu’daki vahşeti,Kızıldere’nin yaşandığı 54 yıl öncesinden temelde farklı değil. 54 yıl önce ABD ve müttefikleri Japonya, Güney Kore ve Güney Vietnam’daki askeri varlığının neredeyse tamamını Vietnam ana cephesi ile Laos ve Kamboçya direnişini yok etmek için kullanıyordu. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Mısır ve Suriye orduları ağır bir yenilgiye uğramış; Filistin direnişi kendi ayakları üzerinde duracak stratejiler üzerinde yoğunlaşmıştı. Che’nin 1967’de Bolivya dağlarında esir düşüp öldürülmesinden sonra Latin Amerika’da gerilla savaşları, özellikle Şili’de birleşik sol güçlerin seçim başarıları, kitlesel işçi ve köylü direnişleri dünyanın gündemine oturmuştu. Tabii ki işbirlikçi faşist darbeler, açık işgaller, askeri müdahaleler sosyalizm yolunu tıkayacak formüller olarak gündemdeydi.
Uluslararası komünist güçler önce Yugoslavya-SSCB partileri, hemen ardından SSCB-Çin partileri arasındaki büyük fikir ayrılıklarıyla bölünmüştü. Bu bölünme, daha çok emperyalizme karşı kurtuluş savaşı veren üç kıtada komünist hareketi de neredeyse iki düşman kampa bölmüştü. Bölünmenin Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki derin etkisi her yerde yaşanıyordu. Bu ortamda Küba, Demokratik Kore ve Vietnam kendi direniş hatlarını kurmaya çalışıyordu. 1969’da ülkemizde dünya 68’inden farklı özgül yolundan ilerleyen bir hareket özellikle Mahir’in teorik belirlemeleri temelinde ağır ağır oluşmaya başladı. İşçi ve köylü hareketi gençlik hareketi ile kaynaşmaya başladı. Bu hareket Dev-Genç içinden çıkarak genişledi; antiemperyalist toplum kesimlerinde güç kazandı ve sonuçta hızla aktif mücadeleye geçti.
12 Mart darbesinden sonra harekete yönelik saldırı ciddi kadro kayıplarına ve içte yeni bir bölünmeye yol açtı. Che’nin vurguladığı Vietnam’ın yalnızlığı, burada savaşı sürdürme kararlılığındaki Mahir ve kadroların yalnızlığına dönüşmüş gibiydi. Firarlar, eylemlerle geçen ayların sonunda devrim Kızıldere kırsalında Türkiye devriminin o güne kadar yetiştirdiği öncü kadroların neredeyse tamamını yitirdi. Kızıldere’de ONLAR, Türkiye topraklarında antiemperyalist ve antisiyonist mücadelenin Küba’ya, Vietnam’a, Filistin’e, ezilen dünya halklarına desteğinin meşalesini yaktılar. Sırf tuttukları meşale bile antiemperyalist mücadelenin enternasyonalist niteliğini aydınlatmıştı. 54 yıl sonrasında aynı düşman güçler karşısında sırf bunu bile hatırlamak, Kızıldere’nin ne olduğuna dair en küçük bir kuşku bırakmaz. Mücadele alanında dayanışma yoldaşça tartışmanın tamamlayıcısıydı.
Engels’in ünlü sözüdür: Bazen 70 günde 70 yıllık tarih yaşanır. Gerçekten de Kızıldere’ye kadar geçen süre içinde 1972 yılının başı da böyleydi. Siyaset, çok yönlü devrimci mücadele, yoğun teorik tartışma, taktikler yönünden zengin tarih dilimi her zaman titiz bir çalışmayı hak ediyor. Devrimci uzay-zaman sürekliliği Mahir’in de yazılarında sık sık söz ettiği Marksist yöntemle bunu yapabilmemize temel oluşturuyor. “Kahramanlar” hayali, ütopik zamanların birbirine eklemlenmesiyle, bireysel yücelikleriyle değil hareketin bütünlüğü içinde ele alındıklarında somut insanlar olarak betimlenirler. Sonuçta Che devrimci mücadelenin insanı insanlaştırdığını söylerken, kapitalizmin en vurucu eleştirisini yapmıştı. Buradan sosyalizmin yeni insanına, komünist bilince işaret ediyordu. Hatta komünizm anlayışında bu komünist bilincin zorunluluğunu da vurgulamıştı. SSCB ve sosyalist bloğun yıkılmasından sonra emperyalizmin mutlak zaferi yanılgısı bir süre hâkim gibiydi. Yine de bu komünist bilinç ve yeni insan kavramları olmadan ne 30 Mart’ı ne de 6 Mayıs’ı anlamak mümkün.
30 Mart 2026
Kızıldere 50. yıl: Bir tarih notu
30 Mart 2022
Kızıldere’nin hepimize verdiği bir devrim dersi var: Nasıl Spartaküs’ün adı binlerce yıl sonra Alman komünistlerine bayrak olduysa, Kızıldere’nin “Onlar”ı da onlarca, yüzlerce yıl devrimci direnişlere bayrak olacak.

“Kendisini tamamen feda eden ve tüm enerjisini sosyal adaleti sağlamaya adayan bir insan olarak ona [Lenin] saygı duyuyorum. Onun yöntemlerinin pratik olduğunu düşünmüyorum ama bir şey kesin: Onun ayarındaki insanlar insan vicdanının koruyucuları ve onarıcılardır.”
Albert Einstein[1]
Girişte, Einstein’in Lenin’le ilgili kısa görüşü, bir bakıma büyük devrimcilerin çoğu için de geçerli olabilir. Bu, bütün evrenin fizik teorisini kuran büyük fizikçinin insan toplumlarında devrimcinin yerini uzay-zaman süreklisine oturtma çabasıdır. Lenin için doğru olan, Mao, Che, Fidel ve kendi topraklarımızın devrimcileri, konumuz Kızıldere olduğundan Mahir ve yoldaşları için de geçerlidir. İlk çerçeveyi çizmeden önce, 50 yılın bireyin yaşamı için çok uzun olduğunu söylemek gerek. Uzun vadeli analizler bile olsa olsa böyle bir süreyi kaplayabilir. Ama bütün o “78 kuşağı” denilen gruplaşmanın bütün ömrü de neredeyse bu kadardır. Yani kurşun, idam sehpası, açlık grevi, ölüm orucu, infazdan kurtulabilenlerden geriye kalanlar iyice azalmıştır. Oysa geride bırakılan isimler çoktan devrim tarihinin parçası olmuştur. Nazım’ın Karadeniz sularında boğulan Mustafa Suphi ve yoldaşları için yazdığı gibi, hepsinin ismini aklımızda tutamayız ama Kızıldere ve idamları da unutamayız.
1970’lerin sonundan başlayarak, Kızıldere’ye kadar giden bir an sayılabilecek kısa tarih, Mahir’in Bütün Eserleri’nde 1969’da Revizyonizmin Keskin Kokusu yazısından başlayan bir devrim yolculuğunun da kısa tarihidir. Bizim 78 kuşağının P-C teori ve pratiğinden çıkıp havai fişekler gibi dağılan birey ve siyasetleri için 50 yıl sonra rahat bir belirleme yapılabilir. Nasıl Che, Küba Devrimi’nin Marx’ı bilim adamı olarak değil, eline devrimin tüfeğini alan bir militan olarak tanıdığını söylüyorsa, biz hepimiz de Mahir’i devrimin teorisyeninden çok, militanı olarak benimsedik. Burada farklılık, Che’nin muzaffer devrim deneyinden sonra felsefe, ekonomi politik, siyaset, diplomasi alanında yetkinleşmesi; bu birikimle Afrika ve Latin Amerika devrimlerine katkısı. Sonra Bolivya’da öldürülmesi. Mahir’in ise çok hızlı gelişen devrimci mücadelede çabuk öldürülmesi, deney sonrası analizin yoksun kalması. Ancak bunlar tarihin izleri şimdi arşivlerde bulunabilecek anlamlı, küçük detayları. Çünkü tarih Marx’ın dediği gibi “öyle olması gerektiği için öyle oluyor.” Burada herkes büyük tarih yasalarına tabii.
10. yıl, 25. yıl, 50. yıl, 100. yıl gibi tarihlerde bir yandan hüznü, bir yandan tamamlanmışlığın coşkusunu yaşarız. Burada her şey simgeseldir; yıllar 9, 49, 99 olsa ne değişir ki? Fakat bireyler de kısa ömürlerinde bu tarihlerle yaşarlar. Kapitalizmin “şafağında” doğan modern uluslar ve onları oluşturan sınıfların tarihi dönüm noktaları bu aritmetikle anılır. 1871 Paris Komününden sonra 50. yıl o muazzam tarihi olayı yaşayanlardan kimsenin hayal bile edemeyeceği bir yıldı: 20. yüzyıla damgasını vuran ve dünyayı değiştiren Ekim Devrimi’nin dördüncü yılı ve İç Savaş. 1921’den sonraki 50 yıl için de aynı şey geçerli. Sovyetler Birliği’nin varlığı, büyük antifaşist savaşın zaferi, Doğu Avrupa’dan başlayarak dünyanın her tarafını saran devrim dalgası. Türkiye’de devrimci gençlikte devrimci hareketin ivmesinin yükselip devrim dalgasında Türkiye’nin de muzaffer proleter devrimleri silsilesine katılacağı inancı tam bu dönemde yerleşmişti.
Buna dönemin ruhu (bazı aydınların kullanmayı çok sevdiği Almanca terimle, Zeitgeist) denir. O yıllarda devrimci literatürü okuyan herkes, “emperyalizmin işgali,” ulusal kurtuluş savaşı, Milli Demokratik Devrim, Kültür Devrimi, Ulusal Kurtuluş Cephesi, vb. gibi kavramların bolca kullanıldığını görür. 12 Eylül’ün karşı devrimci şiddeti devrimci hareketlere ağır darbeler indirdikten ve SSCB ile Avrupa’da Doğu Bloku yıkıldıktan sonra, bu kez başka bir Zeitgeist ortamında (liberal kapitalist ekonomi politikalar) bu kavramlar yeni kuşağa “ulusalcı”ymış gibi görünür. Devrimci olarak Latin Amerika solundan çeviriler yapmaya çalışan kişiler bile Küba literatüründeki “Ya Vatan Ya Ölüm” sloganını çevirmekte zorlanırlar. Oysa basit gerçek 1972’de henüz bir yıllık devrimci silahlı mücadelenin öncülerinde ortak temel görüşün, yaklaşık 50 yıllık önce tamamlanmamış ulusal devrimin proletarya öncülüğünde tamamlanması olduğudur. Şimdi Kızıldere’nin üzerinden 50 yıl geçtiğine göre, aynı mücadelenin başka bir tarih kesitinde aynen tekrarlanması mümkün olmasa da o dönemin ruhu etkili olur. Temel bir farkla: Dünyanın 3’te 1’i sosyalist değildir; kapitalizmin restorasyonu Kızıldere’de devrim için can verenlerin hayal bile edemeyecekleri boyuttadır. Bu restorasyon yine onların hayal bile edemeyecekleri şekilde, en azından Avrupa “solu”na ve ondan etkilenenlerin bilincine de yerleşmiştir.
Ancak bizim tarih notumuz Kızıldere’yle ilgili. Yine tarihe dönersek, yaklaşık 50 yıl öncesinde Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Karadeniz’de öldürülmesi ürpertici bir benzerlik. Biri 1921’de Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında, diğeri Mahir Çayan’ın deyimiyle 12 Mart askeri darbesinin “küçük burjuvazinin politik gücünü kırarak devletin bütün kurumlarına egemen olması” sırasında iki katliam devrimin tarihine damgasını vurmuştur. İşte bu Türkiye devlet kurumlarının da en çıplak tarihidir: Bir yandan topraklarını Türkleştirme ve İslamlaştırma; diğer yandan potansiyel devrim odaklarını temizleme. Konumuz 100 yıllık tarih olduğunda tüm askeri darbeleri, katliamları, düşük yoğunluklu ya da asimetrik savaşları, yeni Osmanlıcı askeri harekâtları bu çerçeveye oturturuz. Ama Kızıldere’nin de hepimize verdiği bir devrim dersi var: Nasıl Spartaküs’ün adı binlerce yıl sonra Alman komünistlerine bayrak olduysa, Kızıldere’nin “Onlar”ı da onlarca, yüzlerce yıl devrimci direnişlere bayrak olacaktır!
Dipnot:
[1] Albert Einstein: The Man and His Theories, Hilaire Cuny, Eriksson, 1965, s. 105]


