Pazartesi, Ağustos 3, 2026

Patrice Lumumba’nın Siyasal Düşüncesi

Sartre’dan güncelliğini hiç yitirmeyen yazısı: 

Sartre’ın Lumumba ile ilgili yazdıkları sömürgecilik ve yenisömürgeciliğin Sartre tarzı eleştirisinin temel taşları yerine oturuyor. Lumumba ile ilgili trajik bölüm, yenisömürgeciliğe evrilen sömürgeciliğin eleştirisinin bir destanı gibi ilerlerken, sağlam bir sınıfsal bakış açısı eleştirinin temeline yerleştiriliyor. Kitabın ilk yayınlandığı 1964 yılından bu yana tarih tekerleği dönmeye devam etti. Yenisömürgeciliğin adı daha edepli bir adla, önce “Yeni Dünya Düzeni,” sonra da “küreselleşme”yle değiştirildi. SSCB öncülüğündeki sosyalist blokun çöküşünden sonra, en basit ifadeyle sömürü mekanizmaları mükemmelleştirildi. Eski sosyalist blok ülkeleri, Afrika, Ortadoğu savaş ve talan alanlarına dönüştürüldü. Emperyalist yağmacılar arasındaki rekabet eskisine göre sertleşmekle kalmadı; ırkçılık, milliyetçilik, gericilik dalga dalga yayıldı. Böylece Sartre tarzı muhalif aydın kuşağı giderek erirken, Batı dünyası da “terörle mücadele” konseptine oturtulan güvenlik devletleri, çok eleştirdikleri 3. Dünya devletlerine benzediler. Genelde Avrupalı aydın da bu süreci aynen izledi ve sisteme hiçbir alternatif olamayacağının teorisini yapmaya başladı.

Lumumba’nın anlatıldığı bölüm, Kongo’nun yakın tarihine ışık tuttuğu gibi, 3. Dünya devrimleri açısından eşsiz dersler sunuyor. Lumumba, ülkede düzeni sağlaması için kendi çağırdığı BM askerleri ve Belçikalı paraşütçülere rağmen ve emperyalistlerle yerel gericilerin yaptığı işbirliği sonucu öldürülmüştü. Sartre ile dost olan Che, BM’de ve başka uluslararası platformlarda Lumumba’nın katledilmesinden defalarca söz etmişti. Sartre, Lumumba’nın öyküsünü dokunaklı bir biçimde anlatırken, Kongo’nun sömürge yapısı, Belçika’nın arkaik sömürge düzeni ve sömürgeciliğin kurumları hakkında önemli bilgiler de iletir. Devrimci şiddeti savunan Fanon ile şiddet karşıtı bir hareket örgütleyen ve 1961’de karşı-devrimci şiddete kurban giden Lumumba arasındaki ilişkiyi de anlatır. Afrika’nın bağımsızlık sembollerinden biri olan Lumumba, Sartre’ın kaleminde bir efsaneden çok, canlı, yaşayan, çevresinden etkilenen, çevresini etkileyen zayıf ve güçlü yanları harmanlanmış bir lider olarak resmedilir. Bu öyküde, sosyalizmden esinlenmekle birlikte, küçük burjuva kalıpları kıramayan tüm devrim ve yapıların çıkmazı, sınıfsal analizlere dayanarak verilir.      

Batı, Vietnam savaşı ve nükleer karşıtı eylemlerden sonra, büyük kitlesel eylemlere 1. Körfez Savaşı’nda tanık oldu. 11 Eylül ve Batı’daki saldırılardan sonra, kitleler gibi, bazı istisnalar dışında aydınlar da güvenlik devleti uygulamalarına ses çıkarmadılar. Bu süreç aşırı sağın bütün ülkelerde yükselişine yol açtı. Nazi armaları yeniden ortaya çıktı ve tabii ki, “İşgal Et” ve “Antifa” gibi tepkisel hareketler doğdu. Sartre gibi aydınlar, büyük anti-faşist savaştan, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı verilen halk savaşlarından beslenmişler ve Batı aydını için etik ve siyasal mücadelenin deniz fenerleri gibi ışık saçmışlardı. Muhtemelen yeni bir aydın kuşağı da emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesindeki yeni bir ivmeden doğacaktır. Bunu Sartre’ın Kongo’nun kendi Fidel’ini beklediği görüşüyle doğruluyoruz. İroniye bakın ki, Burkino Faso’da “Afrika’nın Che’si” denilen Thomas Sankara da Fransız emperyalistlerinin girişimiyle öldürülmüştü.

Sartre’ın anlattığı Cezayir korkunç bir İç Savaş’ın pençesinden kurtulmuşken, sömürgecilerin av sahası olan Kongo’nun durumu neredeyse aynen sürüyor: Parçalanmışlık, ender bulunan madenlerin talanı, kanlı iç savaşlar… Eski Doğu Bloğu ülkelerinde kapitalist restorasyon, sömürgecilik ve yenisömürgecilik sistemlerinde mükemmelleşmeyle at başı gitti. Sartre, ulusal devrimlerin sosyalizmle harmanlanmadıkça varacağı yeri Kongo örneğinde hemen hemen büyük bir öngörüyle anlatmıştı. Şimdi bu korkunç savaşlar, iç savaşlar, terör ve karşıdevrim çağında Sartre’ın verdiği umuda tüm aydınların ihtiyacı var. 

Patrice Lumumba’nın Siyasal Düşüncesi

(İlk önce ‘Lumumba et le néo-colonialisme’ adıyla,

Discours de Lumumba’ya önsöz olarak yazıldı, Présence africaine, 1963)

1

Cüret etmek

Lumumba ve Fanon: Şimdi ölü olan bu iki büyük insan sadece uluslarını değil, bütün kıtayı, Afrika’yı temsil ediyor. Yazılarını okuyup hayatlarının izini süren kişi, onları amansız düşmanları olarak belleyebilir. Bir kölenin torununun çocuğu olan Fanon, henüz Karayip kimliği ve ihtiyaçlarının farkında olmadan anavatanı Martinik’ten ayrılmıştı. Cezayir isyanını benimsemiş ve Müslüman beyazların arasında bir siyah olarak savaşmıştı. Onlarla birlikte zalim ve zorunlu bir savaşa sürüklenerek, yeni kardeşlerinin radikalizmini benimsemiş, devrimci şiddetin teorisyeni olmuş ve kitaplarında Afrika’nın sosyalist çağrısını vurgulamıştı: Tarım devrimi olmadan ve sömürgeci işletmeler ulusallaştırılmadan, bağımsızlık boş bir sözdür. Belçika paternalizminin – ne elit, ne de zorluk çeken – bir kurbanı olan Lumumba, çok akıllı biri olduğu halde Fanon kadar bilgili değildi. Diğer yandan, kendi siyah kardeşlerinin ve anavatanının kurtuluşu için kendi toprağında mücadele etmesi, ilk bakışta ona Fanon karşısında bir avantaj sağlarmış gibi görünüyordu. Örgütlemekte olduğu ve tartışılmaz lideri haline geldiği hareketin şiddete dayanmayacağını defalarca söylemişti. Provokasyonlar ve her zaman reddettiği birkaç yerel inisiyatif dışında, MNC 1 [1- Kongo Ulusal Hareketi] kendisini şiddet dışı araçlarla kurmuştu. Yapısal sorunlara gelince, Lumumba, Présence africaine yazılarında pozisyonunu açıkça tanımlamıştı: “Ekonomik bir seçeneğimiz yok.” Bununla, siyasal sorunların – bağımsızlık, merkeziyetçilik – önce geldiğini, sömürgeciliğin siyasal tasfiyesinin sömürgeciliğin ekonomik ve toplumsal tasfiyesinin araçlarının yaratılmasından önce başarılmak zorunda olduğunu kastediyordu.

Aslında, bu iki adam birbiriyle mücadele etmedikleri gibi, birbirini tanıyor ve seviyordu. Fanon, benimle sık sık Lumumba hakkında konuşurdu; bir Afrika partisi ne zaman yapıların yeniden örgütlenmesi meselesinde belirsizlik ya da suskunluk yaşasa, buna hemen dikkat çeken Fanon, Kongolu dostunu bilmeden bile olsa yeni sömürgeciliğin kuklası olmakla hiçbir zaman suçlamadı. Tam tersine, onda kılık değiştirmiş emperyalizmin herhangi bir restorasyonunun uzlaşmaz hasmını görüyordu. Onda – ne kadar nazikçe olduğunu 

tahmin edebilirsiniz – tek suçladığı, onun hem zaafı, hem de büyüklüğü olan insana duyduğu sarsılmaz inançtı. Fanon, bana “Bakanlarından birinin ona ihanet ettiğine dair kanıtlar verilirse gidip adamı bulur, belge ve raporları gösterip sorardı: ‘Sen hain misin? Gözlerimin içine bak ve cevapla.’ Eğer adam, gözlerini kaçırmadan hain olduğunu inkâr ederse, 

Lumumba ‘Tamam, sana inanıyorum’ derdi” diye anlatmıştı. Ama Fanon bazı Avrupalıların saflık olarak gördükleri ve o vakitler zararlı olan bu muazzam iyiliğe dikkat çekiyordu: Öyle ki gurur duyduğu bu özellikte Afrikalının temel kişilik özelliğini görüyordu. Şiddet adamı bana defalarca demişti ki: “Biz siyahlar iyi insanlarız. Zalimlik karşısında dehşete düşeriz. Uzun süre, Afrikalıların birbiriyle savaşmayacağına inanmıştım. Ne yazık ki, siyah kanı dökülüyor, siyahlar siyah kanı döküyor ve uzun bir süre de siyah kanı dökülecek. Beyazlar ayrılıyorlar, ama onların silahlandırdığı işbirlikçileri bizim aramızda. Sömürgeleştirilenlerin sömürgecilere karşı son savaşı, genellikle sömürgeleştirilenlerin kendi aralarında olacak.’” İçindeki doktriner şiddette kendisini kurtarma sürecindeki bir dünyanın kaçınılmaz kaderini görürken, adam yüreğinin derinliklerinde şiddetten nefret ediyordu. Bu iki adam arasındaki farklılıklar ve dostluk, hem Afrika’yı kasıp kavuran çelişkileri, hem de bunları bir pan-Afrika birliğinde aşmaya duyulan ortak ihtiyacı simgeliyordu. Her biri kendi içinde aynı yürek paralayıcı sorunları ve bunları çözme iradesini taşıyordu.

Fanon’un hikâyesinin tamamı anlatılmayı bekliyor. Ama her şeye rağmen daha iyi bilinen Lumumba’nın hikâyesi pek çoğumuz için sırlarını hâlâ saklıyor. Kimse ne gerçekten onun başarısızlığının 2 [ 2 Bununla birlikte, Michel Merlier’in Maspéro tarafından yayınlanan çok dikkat çekici The Congo adlı kitabına atıf yapmak istiyorum.] ne de büyük sermaye ve bankanın, lideri sermaye yatırımlarına dokunmayacağını ve her zaman yeni yatırım çekmeye çalışacağını sürekli tekrarlayan bir hükümete karşı çıkmasının nedenlerini keşfetmeye çalışıyor. Biraz sonra okuyacağınız konuşmalar bu amaca hizmet ediyor: Bunlar, ılımlı ekonomik programına rağmen, neden MNC liderinin devrimci Fanon tarafından silah arkadaşı, Société Générale tarafından ise ölümcül düşman olarak görüldüğünü anlamanızı sağlayacak. 

O ikili, hatta üçlü oynamakla suçlanmıştı. Dinleyicilerinin tamamı Kongoluysa,  kendinden geçiyor, beyazların karşısında ise daldan dala atlıyordu. Brüksel’de, Belçikalı dinleyiciler karşısında tedbirli, sevimli davranırken, ilk kaygısı yatıştırıcı olmaktı. Bu hiç de yanlış değildi; aynısı bütün büyük hatipler için söylenebilirdi: Dinleyiciyi hızla tartar ve nereye kadar ilerleyebileceklerini bilirdi. Okur, ayrıca biçim konuşmadan konuşmaya değişse de 

temelin değişmediğini görecektir. Kuşkusuz Lumumba gelişme göstermişti: 1956’da yazılan Geleceğin Ülkesi Kongo Tehdit Altında Mı?nın (Is the Congo, the Land of the Future, under Threat?) genç yazarının siyasal düşüncesi, bir gencin değil, MNC’yi kuran olgun bir adamın siyasal düşüncesiydi. Kısa süre için bir Belçikalı-Kongolu topluluğunu hayal etmiş olabilir (ileride bunun nedenini anlayacağız) ama 10 Ekim 1958’den itibaren, bir daha hiç sallantıya düşmeyeceği görüşünü oluşturup ilan etmişti: Bağımsızlık onun amacı haline gelmişti.

Dinleyicisine bağlı olarak en çok değişen şey, Belçika sömürgeciliğiyle ilgili yargısıydı. Sık sık onun pozitif yanlarını vurgulardı (gerçekten de bunu bazen o kadar uysalca yapardı ki bir sömürgeciyi dinliyormuşsunuz gibi bir izlenim edinirdiniz): Yerüstü ve yeraltında gösterilen gelişme, Misyonların eğitim faaliyetleri, tıbbi yardım, hijyen, vb. Hatta bir seferinde, Kongoluları siyah köle ticareti yapan “Vahşi Araplar”dan kurtardıkları için II. Léopold’un askerlerine teşekkür edecek kadar ileri gitmemiş miydi? Bu örneklerde, sömürgecilerin sömürüsünü, angaryasını, mülklere el koymasını, zorunlu ürün ekimini, kasten sürdürülen cehaleti, kanlı bastırma hareketlerini, ırkçılığını geçiştirirdi. Kendisini bazı idarecilerin ya da yoksul beyaz yerleşimcilerin hak ihlallerinden yakınmakla sınırlardı. Başka zamanlarda, 28 Ekim 1959’da kaydedilmiş konuşmasında ve en başta 30 Haziran 1960’da Kral Baudouin’a ünlü cevabındaki gibi ses tonu değişirdi: “Yaralarımız hâlâ kanıyor ve 80 yıllık sömürge idaresini belleğimizden silebilmek bizim için çok acı verici …”, vb. Aynı adam mı konuşuyordu? Tabii ki. Yalan mı söylüyordu? Kesinlikle hayır. Ancak Belçika’nın “uygarlaştırıcı” çalışmasının iki karşıt anlayışının kâh bu, kâh şu yanına değinirken, bunun nedeni, bunların kendi içinde birlikte var oldukları ve sadece sınıfına özgü olduğu söylenebilecek eksiksiz çelişkiyi ele vermesiydi. Sömürgeci sömürü, kendisine rağmen Kongo’ya yeni yapılar kazandırmıştı. Genel kabul gören dili kullanırsak, 1950’lerde nüfusun yüzde 78’i coutumiers – geleneksel idare ve kabile savaşlarına bağlı köylüler – iken, yüzde 22’si çoğunluğu şehirlerde yaşayan extra-coutumiers’ydi. Nüfusu cahil bırakma çabasına karşın, [Sömürge] İdaresi kırlardan göçü, kentlerin çoğalmasını, proleterleşmeyi ya da 

extra-coutumiers içinde sömürge ekonomisinin ihtiyaçlarından doğan bir derece farklılaşmayı önleyememişti: Ücretlilerden, memurlardan ve dükkân sahiplerinden oluşan bir

Kongolu küçük burjuvazi gelişiyordu. Bu cılız ‘elit’ – 14 milyon içinde 150.000 kişi – idarenin maaşa bağladığı “şefler”in yönetiminde, rekabet ve gelenekleri içinde geri kalmış kırsal halkla ve zaman zaman şiddete başvurmakla birlikte gerçek bir devrimci örgütten yoksun olan ve sadece tohum halinde bir sınıf bilincine sahip işçilerle zıt pozisyondaydı. “Küçük burjuvazi”nin konumu, başlangıçta son derece belirsizdi; çünkü sömürgecilikten yarar sağladığına ve bu yararın onun sistemin adaletsizliğini ölçmesine imkân tanıdığına inanılıyordu. Doğrusu, – sınıfın kendisi sömürge gelişiminin yeni ürünü olduğu için henüz çok genç olan – üyeleri, büyük şirketler ya da İdare tarafından istihdam ediliyordu. 30 yaşında olup da doğuştan küçük burjuva olan tek kişi bile yoktu. Lumumba’nın babası onu daha 6 yaşındayken tarlalardan çekip alan bir Katolik köylüydü; çocuğun okula gitmesi gerektiğine karar verenler Passionist (Çileci) Rahiplerdi. Sonradan, çocuk 13’üne gelince, Protestan misyonerler onu bu tarikattan koparmıştı. Bütün bu işlerde baba ve çocuğun rolünün sıfır olduğu anlaşılıyor. Emile Lumumba, oğlunun 13 yaşındayken bir İsveç misyonuna gitmesini onaylamamıştı. Ama ne yapabilirdi ki? Her şeye onlar olmadan karar verilmişti; “Pederler” ondan bir kateşist yaratmak isterlerken, daha pratik olan İsveçlilerse ücretli sınıfa katılmak üzere köylülükten ayrılmasını ve beyazların oluşturduğu bir yerleşim biriminde, kolon yardımcısı olarak kendi toprağında geçinmesine izin verecek bir meslek edinmesini istiyorlardı. Patrice, çocukluğunu köylerde geçirmişti: Siyah köylünün sefaleti meşhurdur ve onu gözeten dini örgütlenmeler olmadan, bu sefalet onun yazgısı, tek ufku olurdu. Misyonların sömürgeci sistemin iş bulma kurumları gibi çalıştıklarını hemen anlamış mıydı? Hayır, belki anlamamıştı. Kırsal yaşamın koşullarının sömürgeci sömürünün doğrudan ya da dolaylı ürünü olduğunu görmüş müydü? Muhtemelen bunu da görmüş değildi: O doğduğu zaman, İdare apaçık görünen bir zor ve angaryanın dezavantajlarını görmeye başlamıştı. Köylünün üretimle ilgilenmesine çalışıyor ve bireysel mülk sahipliğini teşvik ediyordu. 

Patrice, babasının Kongo kırsal kesiminin ıssızlığındaki yoksulluk yüklü bağımsızlığını doğal bir durummuş gibi görüyordu: Beyazlar, bırakın bundan sorumlu olmayı, onu kurtaracak nazik beyefendilerdi. Bu sıralarda, onun durumuna bazı garip açıklamalar getirmiş olmalıydı: Hıristiyanlık inancı Kongolu gençlerin kendilerine okuma yazmayı öğreten Kiliselere borcuydu. Pederler, ona sefaletinin nedenlerini anlayacağı yakıcı bir tutkuyla aynı anda kendisini buna bırakma arzusu kazandırmışlardı. Sonraları bir şiirde bu çelişkiyi not edecekti:

İnsan olduğunu unutturmak için 

Şükran duaları öğrettiler sana

Türlü çeşitli ilahiler ıstırabını haykıran 

Daha iyi bir dünyanın umudunu verirken, 

Sen insan kalbinde, hayatta hakkın olandan

Ve mutluluk payından biraz fazlasını talep edersin.

Din özgürleştirdiği anda secde ettirir. Sonra da kurtuluş önerir ve daha iyi bir dünya sadece mazeret olsa da bu dünyaya kişinin derisinin rengi nedeniyle değil de meziyetleri sayesinde girebileceğini öğretmekle yükümlüdürler. Birçok papaz ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, İncil’in eşitlikçiliği sömürgelerde yıkıcı etkisini muhafaza eder. Sadece ilahiyat öğrencilerini değil, bazen misyonerin kendisini de etkiler. Ya Belçika’da bir Sosyalist Parti kongresinden önce davranmak için ya da inandığı için, ne bileyim belki de bu ikisinin de içinde olduğu karma bir nedenle, 1956’da Scheut misyonerleri 37 yaşında bir évolué olan Ileo’nun Kongo için – uzun vadede – bağımsızlık çağrısı yapan bir manifestosunu onayladılar. 18 yaşındaki Patrice’in kendisini “muhasebeci” olarak işe alan Symaf şirketinin bulunduğu Kindu’ya gitmek için köyünden ayrılması, köylerden genel göçün parçası olmakla birlikte, onun bilinç gelişiminde kritik bir aşamaydı da. Rousseau ve Victor Hugo okumuş genç köylü ansızın şehirle karşılaşmış; yaşam standardı kökten değişmişti. Eskiden okula peştamalla giderdi; şimdi işe takım elbiseyle gidiyordu. Eskiden bir kulübede yaşardı; şimdi daha sonra evleneceği Mututela’lı nişanlısı Pauline’i başlık parasıyla alıp getirecek kadar para kazanıyordu. Deli gibi çalışıyordu. Onun gayretinin beyazlar için sürpriz olduğu söyleniyordu. Onlara göre, Kongolular genellikle tembeldi. Ama bu duygusuz sömürgeciler, tüm sömürgelerde yaygın bir mit olan ünlü “yerlinin tembelliği”nin bir sabotaj biçimi, köylünün ya da sömürülen işçinin pasif direnişi olduğunu anlamıyorlardı. Tersine, Patrice’in çılgın gibi çalışması onu bir süre kendisinin de “işbirlikçiler” dediği kategoriye sokacaktı. Köylünün oğlu şimdi bir évolué’ydü; bir “kayıt belgesi” için başvurmuş ve beyazların sayesinde güç bela bir tane edinebilmişti – bütün ülkede bunlardan sadece 150 adet vardı: Başka bir deyişle, onlara oynuyordu; her yerde oluşmakta olan genç bir “elit” olarak öneminin farkına varmıştı. Évolués, yavaşça büyüyen ve büyük işletmeler ile İdare’ye vazgeçilmez destek sağlayan bir toplumsal tabaka oluşturuyordu. Bir siyah olarak, Patrice Lumumba, güçlü gururunu mevkiinden, aldığı eğitimden, okuduğu kitaplardan, etrafını saran beyazların belli belirsiz saygılı güvensizliğinden almıştı. Daha sonra sömürgeciliğin yararlarından söz ederken, bu olağandışı ve yaygın başkalaşımı düşünüyordu.

Ama bilinci iki katmanlı ve çelişkiliydi: Bir yandan yükselişinden ve patronlarının koruyucu kanatlarından hoşnutken, bir yandan da henüz 20’sinde zirveye çıkmış olduğunun farkındaydı. Bütün siyahların üstünde olsa da her zaman tüm beyazların aşağısında olacaktı. Tabii ki daha fazla para kazanabilirdi; bir çıraklık döneminden sonra Stanleyville’de posta memuru oldu. Ne olmuş yani? Aynı iş için kendisiyle aynı meziyetlere sahip bir Belçikalı memur onun maaşının iki katını kazanacaktı. Ayrıca, Lumumba şimşek gibi bir başlangıçtan sonra, tavşanın ansızın kaplumbağaya dönüştüğünü biliyordu: Emekliliğine kadar içinde yer alacağı birinci sınıfa ulaşması 24 yılını alacaktı. Tersine, Avrupalılar bu alt makama doğrudan giriyor ve buradan en üst mevkilere yükselmeyi bekliyorlardı. Force Publique içinde de aynı şey geçerliydi: Bir “Zenci” en fazla çavuş rütbesine yükselebilirdi. Özel sektörde de aynı şey geçerliydi. Beyazlar onu istedikleri düzeye getirip sonra orada tutarlardı: Onun kaderi başka insanların elindeydi. O, durumunu bir gurur ve yabancılaşma olarak deneyimlerdi. Kendi kişisel durumunun ötesinde, çıplak sınıf mücadelesini sezmişti. 31 yaşındayken, “Gerçek düelloyu, çalışanlar ve işverenler arasında maaşlar konusunda görüyoruz.” Ama ücretli évolués sınıfı proletarya değildi: Lumumba’nın talepleri, her yerde proletarya ve altproletaryanın taleplerini motive eden ihtiyaca değil – geçen yüzyıl sonunda Avrupa’daki anarko-sendikalistlerinki gibi – mesleki değerinin farkındalığına dayanıyordu. Hemen hemen aynı zamanda – en başta Léopoldville’de – aldatıldığını anlamıştı: Zar zor elde edebildiği “kayıt belgesi” onu beyazlara asimile etmeden siyahlardan ayırmıştı. Kayıtlı siyahların Avrupalıların şehirlerine girmesi ancak orada çalışmasına bağlıydı; bu açıdan kayıtsızlardan farkı yoktu. Sokağa çıkma yasaklarını ihlal edemezdi; alışverişe gittiğinde yine siyahlara ayrılmış özel tezgâhlarla karşılaşıyordu. O da onlar gibi her fırsatta ve her yerde karşısına çıkarılan ayrımcı uygulamaların kurbanıydı. Irkçılık ve ayrımcılığın onun için yeni bir deneyim olduğunu şimdi not edebiliriz: Kırsal bölgelerde, düşmanlık ve kötü beslenme, sömürü demek olan sömürgelerin gerçeğinin kavranmasını sağlayabilir. Ama buralarda beyazlar ve siyahlar arasında temas olmaması nedeniyle ırkçılık çok az görülür. Misyonerlerinden sevimli paternalizmi onu aldatmış olabilir; ayrımcılık uygulamaları ancak şehirlerde ortaya çıkıyordu ve sömürgeleştirilenin gündelik hayatında yaşadığı işte buydu. Ama bu konuda net olalım: Tükenmiş ve düşük ücretli proletarya sömürüden bunun sonucu olan ırkçı ayrımcılıktan daha çok zarar görüyordu. 30 Haziran 1960’da, Lumumba “karnımızı doyurmaya, giyinmemize ya da yaşanabilir bir evde oturmamıza ya da çocuklarımızı büyütmemize yetmeyen ücretler karşılığında istenen yıpratıcı iş”i kınarken, herkes adına konuşuyordu. Ama “Şehirlerde beyazlar için muhteşem evler, siyahlar içinse dökülmek üzere ot kulübeler var; siyahların sözde Avrupalıların sinemalarına, restoran ya da dükkânlarına gitmelerine asla izin verilmiyor; siyahlar lüks kamaralarında seyahat eden beyazların aşağısında mavnaların mahzeninde seyahat ediyor” derken, sanki onun ağzından évolué sınıfı konuşuyor gibidir. 1956’da, “kaydolma entegrasyonun son aşaması olarak görülmelidir” diye yazdığında, bir avuç insanın çıkarlarını savunurken, bir yandan da onların kitlelerden soyutlanmasına katkıda bulunuyordu. Aslında, Belçikalılarca yapay olarak yaratılmış bu elitin çıkarları, gün geçtikçe daha ileri bir asimilasyon talep ediyordu: İş piyasasında beyazların ve siyahların eşitliği, Afrikalıların istenen vasıflara sahip oldukları sürece tüm mevkilere gelebilmeleri. Gördüğümüz gibi, kadroların Afrikalılaştırılmasını değil, yarı-Afrikalılaştırılmasını talep ediyordu. Bu örnekte, yüksek mevkilere kabul edilen siyahların sömürgeci baskının suç ortakları, ya da en azından rehineleri olmasından korkulmuyor muydu? Lumumba henüz bu sorunun farkında değildi. Aslında, Ileo’nun manifestosunda nihai bir bağımsızlık talep ettiği yıl, Patrice bir “Belçikalı-Kongolu topluluğu hayal etmek”ten öteye geçmiş değildi. Bu topluluk içindeki tüm yurttaşlara eşitlik çağrısı yapmıştı. Ama gelecekte uzun süre bu eşitlik sadece évolués’nun yararına işleyecekti: “Nispeten yakın gelecekte, Kongo’daki Kongolu elite ve Belçikalılara, Hükümet’in koyduğu belirli kriterlere göre siyasal hakların verilebileceğine inanıyoruz.” Ne var ki, bu dönemden başlayarak, Lumumba sonradan “işbirlikçiler” diyeceği kişilerin karşıtı haline gelmişti. Bunun nedeni, açıkça sınıfının çelişkilerini tüm boyutlarıyla yaşamasıydı: Onun sömürgeciliğin gereksinimleri tarafından yapay olarak yaratıldığını, Belçikalı kapitalist şirketlerce kitlelerden koparıldığını ve sadece sömürge sisteminde bir geleceği olduğunu biliyordu. Ama aynı anda şehirdeki deneyiminden geleceğin sömürgeciler ve İdare tarafından elinden alındığı sonucunu da çıkarmıştı. Bir “Belçikalı-Kongolu topluluğu” önerdiği sırada, artık buna inanmıyordu: Nihayet onu daha iyi sömürmek üzere yaratan sistemin katılığını nihayet keşfetmişti. Sırf sömürgeciliğin kendisini zora dayalı olarak sürdürmesi ve taviz verir vermez ortadan kalkması nedeniyle, hiçbir reform düşünülemezdi. Kopuş, bağımsızlık, devrim tek çözümdü.

Güçlü Abako lideri Kasavubu’nun yanında, daha demin gördüğümüz gibi Ileo da ondan önce bağımsızlık çağrısı yapmıştı. Lumumba bağımsızlığı “kafasından icat etmemiş,” diğerleri bunun zorunlu olduğunu ona göstermişlerdi. Ne var ki, eğer o bağımsızlığın savunucusu ve şehidi olmuşsa, bunun nedeni eksiksiz, tam bağımsızlık istemesiydi ve olaylar hedefine ulaşmasına imkân tanımayacaktı. Aslında, çoğu milliyetçi örgüt mecburen bölgesel bir çerçevede oluşmuştu: PSA, Kwango Kwilu’da, CEREA Kivu’da kurulmuştu. Zor da olsa 

etnik grupları uzlaştırmayı başardıkları halde, sırf bu yüzden eyaletlerin dışına yayılmakta zorluklar yaşamışlardı. Milliyetçilikleri – varlık gösterdikleri yerlerde –aslında federalizmdi: Başlıca işlevi özerk eyaletleri birleştirmek olan çok sınırlı bir merkezi iktidarı hayal etmişlerdi. Léopoldville’de durum çok daha üst boyutlardaydı: Bakongo’nun nüfus üstünlüğü, Abako’nun hem bölgesel, hem de etnik bir parti olmasına imkân veriyordu. Sırf bu ikinci örneği bile ele aldığımızda, bunun iki sonuç yarattığını görürüz: Abako güçlü ama arkaik bir hareketti. Hem gizli bir dernek, hem de kitle partisiydi; başlıca liderleri halkın temel talebi olan Aşağı Kongo’nun bağımsızlığını kabul ettikleri için halktan kopmamış olan évolués’du. En önemli lider Kasavubu, İdare tarafından işe alındığı halde, etnik tabanıyla doğrudan ilişki içinde kalmayı başardığı söylenebilecek, ama bir yandan da kendi sınıfının açık farkındalığına ulaşabilecek araçlara, fırsata ya da iradeye hiçbir zaman sahip olmayan hırslı ve esrarengiz bir karakterdi. İnançsız bir ilahiyat öğrencisi, sonra da öğretmen olan Kasavubu, karanlık, mesihvari bir bağla Bakongo’yla birleşmişti; onların dini lideri, kararı, seçilmiş halk olduklarının canlı kanıtıydı. Bağımsız Kongo’nun cumhurbaşkanı seçildiğinde, kendisini aniden tam bir çelişki içinde buldu: Görevi– özellikle Kongo’yu ortadan kaldırma tehditleri savuran Katanga’nın ayrılıkçılığına karşı – ulusal birliği korumasını gerekli kılarken, halkı onun kendisinin ayrılıkçı olmasını ve Fransız Kongosu’ndan toprağı geri kazanarak, eski Kongo krallığını restore etmesini istiyordu.

Duruma hâkim olamayan Lumumba, anarşik federalizm ile silahlı kuvvetlerin desteklediği diktatoryal merkeziyetçilik arasında sallanıyordu. En başta, önce bilinçsizce, sonra da gayet bilinçli bir şekilde emperyalizmin oyununu oynayacaktı. Burada söz konusu olan psikoloji değil, nesnel bir kararlılıktı: Doğası gereği ayrılıkçı olan Abako, bağımsızlıktan sonra dış güçlerin yararına milliyetçilerin tekerine çomak sokacaktı. Ne var ki, bağımsızlıktan önce Lumumba ulusal bilinci uyandırırken, hem gerici hem de devrimci olan bu karışık hareket, Kongo’nun kurtuluşu için diğer herhangi bir taraftan daha fazlasını başarmıştı. 1956’dan başlayarak, derhal bağımsızlık ve büyük işletmelerin ulusallaştırılmasını talep ederek, 

Ileo’nun manifestosuna ve Lumumba’nın “topluluk” üzerine düşüncelerine cevap vermişti. Bunun devrimci ve sosyalist bir program olduğu, ya da en azından üstte yankı bulan tabanın talepleri olduğu düşünülebilirdi. Ama olayların kanıtladığı gibi böyle olmamıştı. Bu, diğerlerini devreden çıkarma girişiminden başka bir şey değildi: Abako en radikal parti olmak zorundaydı; Bakongo’nun Léopoldville’in kenti vasıfsız emekle dolduran siyah nüfusun yüzde 50’sini oluşturması düşünülürse, gerçekten de böyleydi. Disiplinli olduklarından, gizli talimatlarla her an seferber edilebilirlerdi: Greve giden ve itaatsizlik kampanyalarını yürütenler onlardı. Hiçbirinin seçim sandığının yanına bile yaklaşmaması için liderlerinin seçim boykotu ilan etmesi yeterdi. Ocak 1959’da isyan edenler de onlardı – bunun kesin emirlerle mi, yoksa mutlak bir yasaklamaya rağmen mi olduğu hâlâ cevaplanmamış bir sorudur. Aşağı Kongo hariç, évolués kitleler üzerinde hiçbir güce sahip değildi; sayıca az olmaları ve yaşam tarzları doğrudan eyleme geçmelerine engeldi. Ocak 1959 olaylarında çok az ağırlıkları olduğu kabul edilmeli. Aslında Belçika Hükümeti’ni Kongo’ya palas pandıras bağımsızlığını vermesine ya da başka bir deyişle – büyük şirketlerin onayıyla – sömürge rejimini yenisömürgecilikle değiştirmesine iten şey, [Sömürge] İdaresi’nin hantallığının yanında, yaşam standardı dikkat çekici bir biçimde düşen proleterleşmiş kitlelerin ajitasyonuyla katmerleşen ekonomik kriz, sömürgelerdeki durgunluktu. 

Lumumba Kongo devrimini yapmadı; kent proletaryasından (ve hatta kırlardan) kopuk bir évolué olarak konumu, şiddete başvurmasını engelliyordu: Ölümüne kadar sürdürdüğü şiddet-karşıtlığına bağlılığı, bir ilke ya da karakter özelliğinden çok gücünü tam olarak kavramasına bağlanabilir. 1956’dan itibaren, Stanleyville’de kalabalıkların idolüydü. Ama bir idol hayranı olduğu Nkrumah tarzı bir lider, hatta onu rahatsız eden Kasavubu gibi bir büyücü değildir. O bunu biliyordu: Her yerde herkesle konuşabilme yeteneği ve Belçikalılardan alıp şimdi onların aleyhine dönmüş eğitimiyle, dinleyenleri ikna edebileceğini biliyordu. Ama insanları boş elle makineli tabancaların karşısına gönderebilmek konuşma yeteneğinden fazlasını gerektirir. Buna rağmen, geçip giderken Devrimi yakalayacak, ona damgasını vuracak ve yönlendirecek kişi de oydu. Peki neden? Çünkü bir assimilé olarak durumu ve çalışmalarının niteliği, onu evrensellik düzeyine taşıyabilecekti. Köyü, küçük kasabaları, eyalet şehirlerini ve başkenti öğrenmişti; 18 yaşından itibaren bölgesellikten kaçmıştı. Okumaları ve Hıristiyanlık eğitimi, ona hâlâ soyut olmakla birlikte, ırkçılıktan uzak bir insan imgesi kazandırmıştı. Konuşmalarında, Kongo’nun durumunu Fransız Devrimi’ne ve Hollandalıların İspanyollara karşı mücadelesine sürekli atıflarla açıklaması çarpıcıdır. Tabii ki, bu dokundurmalarda argumentum ad hominem bir şeyler bulursunuz: Siz beyazlar, siyahları kendi yaptığınız bir şeyi yapmaktan nasıl alıkoyarsanız? Ama bu tartışma amaçları dışında, évolués ideolojisi olmaktan kaçınamayacak bir hümanizm ilkesini rehber edinmişti: Gerçekten de bu ideoloji emek piyasasında Belçikalılar ve Kongolular arasında eşitliği homo faber adına dayatıyordu. Evrensel anlayış, Lumumba’yı bir anda etnik grupların ve kabileciliğin üzerine çıkarmıştı: Bu, göçebenin seyahatlerinden yararlanmasını ve yerel sorunları evrenselin ışığında yorumlamasını sağlamıştı. Adetler, düşmanlıklar ve uyumsuzlukların çeşitliliğinin ötesinde, ihtiyaçların, çıkarların ve acıların birliğini bu bakış açısıyla kavramıştı. [Sömürge] İdaresi onu ortalamanın üstünde bir düzeye yerleştirmişti: Hiç kuşkusuz bu onu tecrit etmiş, ama Kongoluların durumunu bütünlüğü içinde kavramasını da sağlamıştı. O andan itibaren, dinleyicileri kim olursa olsun, sürekli ülkesinin birliğini kabul etmişti: Halkı bölen, [Sömürge] İdaresi’nin özenle koruduğu sömürgecilik öncesi geçmişin mirasıydı. O zaman negatif biçimde de olsa, onları birleştirense, aşırı çalışma ve kötü beslenmeyle hayatlarının temeline saldırıldığı için gelenler ve adetlerden daha derinlere ulaşan bir çeşit ortak düşmanlıktı. Özetle, sürekli ve her yere uzanan saldırganlığıyla, Kongo ulusunu yaratan Belçika sömürgeciliğiydi.

Bu hem doğru, hem de yanlış. Sömürgecilik birleştirir, ama sadece planlayarak ve Makyevelcilik yoluyla değil – bu hiçbir şey olmazdı – soktuğu işbölümü ve yaratıp katmanlaştırdığı toplumsal sınıflar yoluyla en azından bir o kadar böler de. Şehirlerde, toplumsal-mesleki bağlar kabile bağlarına ağır basma eğiliminde olmakla birlikte, daha yakın bir sorgulamayla, işe, yaşam standardı ve eğitime dayalı bölünmeler, siyah mahallelerdeki 

etnik bölünmeler ekleniyordu. Buna ilk kentlileşenlerle yeni kentlileşenler arasındaki ihtilaflar da eklenmeli. Kampların proletaryası şehirlerinkiyle aynı değildi ve en başta, çoğu zaman Avrupalılara satılmış muhafazakâr kabileciliğin hâkim olduğu kırsal “coutumiers,”

 évolué kent sakinlerinin görüş alanına girmemişti. Ama oluşum halindeki küçük burjuvazi, Devrim zamanında Fransız burjuvazisinin yaptığı yanlışın aynısını yapmaktan kaçınamazdı: Karışık talepleriyle örgütsüz bir proletarya ve içinden çıkıp özlemlerini bildiği bir köylülük karşısında, kendisini evrensel sınıfmış gibi görüyordu. Kabul etmeye istekli olduğu tek ayrımın ekonomiyle bir ilgisi yoktu: Évolués kendisini sömürge idaresinin arzusuna göre, eğitim düzeyiyle tanımlıyordu. Edindiği kültür onun gururu ve en hayati varlığıydı. Aralarında en iyileri, bunu yükümlü kılan şeyin, kamplardan ve köylerden gelen cahil kardeşlerini özerklik ya da bağımsızlık yolunda yönetmek gibi kesin bir ödev olduğuna inanıyorlardı. Ben bu yanılsamanın kaçınılmaz olduğunu söylüyorum: Peştamalle “Papazlar”ın okuluna giden ve ölümüne kadar köylülükle bağını muhafaza eden Lumumba, kendisini yeni sınıfın temsilcisi olarak gerçekten nasıl düşünebilirdi? Daha iyi yaşıyorsa, bu basitçe meziyetlerinden kaynaklanıyordu. Küçük düşürücü ve çok ustaca seçilmiş évolué kelimesi hakikati gizliyordu: Küçük bir ayrıcalıklı sınıf kendisini sömürgeleştirilenlerin öncüsü olarak görüyordu. Sanki her şey Lumumba’yı aldatmak için bir komplo içine girmiş gibiydi: Ağustos 1956’da, évolués’nun talepleri APIC Genel Kurulu’nda delegelerin oybirliğiyle desteklenmişti. 3 [3 APIC: Sömürgenin Yerli Personeli Birliği]O, kitleler ve elit arasındaki bu anlaşmada, Kongoluların tam bir birliğinin işaretini görmüştü. Olayların ışığında, biz şimdi bunun soyut bir anlaşma olduğunu görüyoruz: Yerli kitleler, fırsat verilirse siyahların beyazlarla eşit olabileceğini ya da onları geçebileceğini herkese kanıtlayan ‘évolués’iyle gurur duyuyorlardı. Ayrıcalıklı elitin taleplerini – temelde lafta ve alkışlayarak – destekliyorlardı; çünkü bunlarda sömürülenin işverene karşı radikal duruşunu görüyorlardı. Bu bir örnek ve semboldü; buradan yola çıkarak, delegeler işçilerin taleplerinin radikalleşeceğini hayal ediyorlardı. Ama koşullar bunu yaratır yaratmaz, etkisi kitleler ve küçük burjuvazi arasındaki ittifakı bir anda yok etmek olacaktı. 

Lumumba, burada yanılmakla birlikte, bu kaçınılmaz hatanın gerçekten de pozitif sonuçları olmuştu; kısaca tarihsel olarak yaptığı bu hatayla haklıydı. Kongo’nun bağımsızlığını kazanmasına sadece birliğin yol açabileceği görüşünü ısrarla savunmasını bu sağlamıştı. Birleştirici hareketin tabandan gelerek bir tsunami gibi ülkeyi kasıp kavurması şartıyla, çok sık tekrarlanan bu formül, yine de tamamen doğruydu. Kongo için ne yazık ki toplumsal bölünmeler, çekingen talepler ve kitlelerden kaynaklanıp onların kontrolündeki bir devrimci aygıtın yokluğu, böyle bir tsunamiyi imkânsızlaştırmıştı ve hâlâ imkânsızlaştırmaya devam ediyor. Bu sonraki on yılın tarihi olacak. Her yerde coşkuyla dinlenen Lumumba’nın kitlelerinin évolués’yu hep izleyeceğine inanacak nedenleri vardı. Hem çoktan gerçekleştiğine, hem de hâlâ yaratılması gerektiğine inandığı bu birlik – yarım araçlarla yarı yarıya varılan nihai hedef– onun gözünde Ulus’un kendisiydi: Bağımsızlık mücadelesiyle birleşen Kongo. Ama geleceğin başbakanı, bu birleşmenin kendiliğinden olacağına inanacak kadar saf değildi. Bu negatif ilkeyi basitçe ortaya koymuştu: Madem [Sömürge] İdaresi böl ve yönet politikası güdüyordu, o zaman onun iktidarını kaybetmesini sağlamanın tek yolu, yarattığı bölünmeleri her yerde ortadan kaldırmaktan geçiyordu. Onun koruduğu eyaletçilikle, yapay çatışmalarla ve aşılmaz engellerle birlikte kabilecilikten kurtulmak zorundaydılar. 

Demokrasiye evet ama – Ileo gibi – bunu federalizmle karıştırmamak gerekiyordu. Niyet ne olursa olsun, bir partinin talep ettiği bölgesel özerklik ne kadar asgari olursa olsun, federalizm çıbanbaşıdır; her şeyi çürütür ve emperyalizm ansızın ondan istifade eder. Lumumba, Abako’nun bir süre sömürgeciliğin yıkılmasında göze çarpan bir araç olacağını kavramıştı; ama sonradan bu özerkliğin onu restore etmenin en iyi aracı olduğu kanıtlanacaktı. Lumumba’nın postacı olarak çalışması, onu sömürge İdaresi’yle entegre etmiş ve onun tipik ilkesi olan merkezileşmeyi keşfetmesini sağlamıştı. Bu keşif onun için çocuk oyuncağıydı; çünkü şans eseri merkezi iletişim sisteminin bir dişlisi olmuştu. Posta Hizmetleri ağı, bütün eyaletlere, hatta köylere kadar yaygınlaşmıştı; hükümetin emirleri bu yolla bölge jandarmasına ve Force Publique’e erişiyordu. Eğer bir gün Kongo Ulusu var olacaksa, birliğini benzer bir merkeziyetçiliğe borçlu olacaktı. Patrice, her yerde işleyecek, her yere uyum ve eylem birliği dayatacak, uzak köylerden haber alacak, bunda yoğunlaşacak, politikalarının yönünü bununla tayin edecek ve her küçük mezradaki temsilcilerine aynı rotayla geriye enformasyon ve talimat gönderecek bir genel birleştirici gücü hayal ediyordu. Hükümet, sömürgeleştirilenleri atomize ederek kralın uyrukları olarak dıştan birleştirmişti. İçeriden birleşme dışarıdan dayatılan bu kaynaşmanın yerini almadığı sürece, bağımsızlık boş sözden öteye gidemezdi. Belçika İdaresi’nin yerini sadece bir kitle partisi, her yerde hazır ve nazır, kendisi olan ve demokratik; yani halktan türemiş ve onun kontrolü altındaki bir kitle partisi alabilirdi. Ama bu yine de otoriter olmalıydı; çünkü – en azından kurtarılmış Kongo kendi kurumlarını kuruncaya kadar – 80 yıldır uygulanan atmasyonun şiddetini hâlâ koruyan etkilerine karşı ulusu koruma sorumluluğuna bir tek o sahipti. Lumumba, tehlikelerin o kadar çok bilincindeydi ki gereğinden fazla olan milliyetçi hareketlerin yerine tek partiyi geçirmek istiyordu. Bu projeyle ilgili bilgilerimiz çok az. Ama onun aklındakinin (SSCB Komünist Partisi gibi) yeni üyelerini atayan sınırlı bir organ değil de her biri hem yurttaş, hem de parti üyesi olacak kadınlı erkekli tüm nüfusu içiren l’africaine (Afrika usulü) bir parti olduğunu gerçekten biliyoruz. Eğer Parti dışında kalırsa, muhalefetin Kongo’nun ölümü olacak bir çeşit ayrılığın başını çekmesinden korkuyordu. Muhalifi Parti içinde reddetmeyecekti. Tüm ivedi durumlarda besbelli ortaya çıktığı halde asla dillendirmediği şey şuydu: Bir seçimin arkasından, azınlık çoğunluğun görüşünü benimsemeye zorlanacak; her seferinde sadece başka sorunlarla ilgili olarak başka yerlerde yeniden doğmak üzere çözülen muhalefet, mevcut koşullarda sadece her bireyin yargısının özgürce hayata geçirilmesini temsil edecek ve kolektif bir hafıza ve kendisini Parti içinde parti olarak yapılandıracak araçlardan yoksun olacaktı.

Kongo’yu eski sömürgeci zincirin yerine bir arada tutacak bir kıskaç olarak – en azından bağımsızlığın başlangıç aşamalarında – Parti’nin hayati işleyişine bir ekonomik ve toplumsal programın geliştirilmesinden daha çok önem vermişti: Ne pahasına olursa olsun, ülkenin parçalanmasının önüne geçilmeliydi. Ama bu kaygı ekonomik güdüden kaynaklanıyordu: Conakat partisinin manevralarının tamamen farkında olduğu gibi Katanga’nın kopmasının sonucunun ne olacağı konusunda da şüphesi yoktu. Böylece onun siyasal Jakobenizminin temelde esin kaynağı, Kongo’nun gerçeklerini pratikten bilmesiydi. Konuşmaları sonradan olan her şeyi öngördüğünü kanıtlar. Tek hatası, zamanı gelince işgalcinin zor gücünün yerini alacak büyük modern bir parti yaratarak felaketten kaçınabileceğine inanmasıydı.

Belçika’nın daha çok kendisine rağmen Uluslararası Sergi nedeniyle, farklı etnik gruplardan Kongoluların buluşma yeri olarak hizmet ettiğini biliyoruz. Onları ezen beyazların birliği, Brüksel’de tecrit edilmiş bu siyahlara ezilen bir halk olarak birliklerinin bölünmelerinden daha güçlü olduğunu negatif bir yolla gösterdi. Gerçekten de, Belçika’da Kongolular kendilerini bir araya getiren şeyin ne olduğunun farkına varacaklardı. Ülkelerine dönüşlerinde, soyut bir umut olan nereli olurlarsa olsunlar, sömürgeleştirilenleri etnik gruplar üstü bir partide birleştirme fikrini korumuşlardı. İleride MNC haline gelecek olan bu partiyi bir tek Lumumba kurabilecek kapasiteydi. Ama hareketin bileşimi çok geçmeden niteliğini ele verecekti: Bu, etnik gruplar ve sınırları aşan evrenselci bir hareketti; çünkü aktif üyeleri evrenselleşmiş insanlardı; uzun lafın kısası bu évolués’nun hareketiydi. Fazla sorun yaşamadan ve neredeyse her yerde – en azından şehirlerde – üye buluyorlardı; çünkü [Sömürge] İdaresi ve büyük şirketler oluşturdukları memur ve çalışanları bütün ülkeye dağıtmıştı. Ama bir kitle partisi kurma hayali gerçekleşmedi: Bu olsa olsa bir kadro ve ajitatörler partisiydi. Bunun için kimse suçlanamazdı: Başka türlü olmazdı çünkü. MNC, kendi sınıf ideolojisini keşfetme sürecindeki Kongo küçük burjuvazisiydi. 

Lumumba en radikaliydi: Aynı anda hem açık görüşlü, hem de kör olan Lumumba, bu birlikçiliğin toplumsal olarak koşullanmış olduğunu ve o zamanki imkânsızlığını görmemiş olmalıydı. Ancak Kongo’nun sorunlarının Afrika’nın bütününün sorunları olduğunu tamamen kavramıştı. Ülkesinin bağımsızlığı yaşatacak gücü ancak özgür bir Afrika çerçevesinde bulacağı da besbelliydi. Akra konferansına MNC’nin bir temsilcisi olarak katıldı. Oradaki konuşmasında tüm kıtada ortaya çıkan ve doğrudan sonucu Akra toplantısı olan birlik ihtiyacını aşağıdaki sözlerle yorumladı:

“Bu konferans (…) bize bir tek şeyi gösteriyor: Bizi ayıran sınırlara karşın, etnik farklılıklarımıza karşın, aynı bilince, gece gündüz acı içinde kıvranan aynı ruha, bu Afrika kıtasını endişe, korku ve tüm sömürgeci egemenlikten kurtulmuş özgür ve mutlu bir kıta haline getirmek için aynı arzuya sahibiz.”

Afrika’nın yerine Kongo’yu, kıtanın yerine ulusu koyun, onun her gün ülkesinin tüm eyaletlerinde tekrarladığı terimleri görürsünüz. Bunun nedeni, onun için Kongo’nun Afrika’nın ayrılıkçılıklarını sürdürecek tüm farklılıkları özetliyor gibi görünmesidir: Burada eyalet sınırları, etnik ve dini çatışmalar, hem dikey (toplumsal tabakalar), hem de yatay türden (kaynakların coğrafi dağılımı) ekonomik ayrımlar. Bu nedenle, onun gözünde sadece tek görev vardı: Bağımsızlık için mücadele etmek sadece ulusal birlik için değil, aynı zamanda özgür bir Afrika için de mücadele etmekti. Tersine, daha sonra net olarak ortaya koyduğu gibi, birçok devletin bir tek federasyon içinde entegrasyonunu acil kılan her şey, sömürgeleştirilenlerin sonuncusunun sömürgeleştirenlerden kendilerini kurtaracakları anı yakınlaştırıyordu. Olayların gidişatı, bu noktada onun pratik ve çok net bir görüşe sahip olduğunu göstermiştir: Bağımsızlık elde etmiş olan devletler, hâlâ boyunduruk altındaki ülkelere tüm egemenliği reddetmeleri için mümkün olan her yolla yardım etmelidirler. Bildiğimiz gibi, iki buçuk yıl sonra cılız Kongo Cumhuriyeti dağılmanın eşiğindeyken, 

Gana’dan askeri yardım istemişti. Eğer oyunu kazanmış olsaydı, Kongo kuşkusuz Angola’ya ve tüm komşu ülkelere yardım edecekti: Lumumba’nın açıkça dile getirilmiş pan-Afrikanizmi, onun en korkunç düşmanlarını – Rodezya ve Güney Afrika’nın beyazlarını ve daha sinsi bir biçimde İngiliz Muhafazakârlarının dikkatini çekmişti. Pan-Afrikan bir Kongo, hâlâ köle olan herkesin kalbinde en başta bir cesaret örneği oluştururdu. Ama en başta, bu büyük ülke sadece kardeşlikten değil, ama sürdürülebilir tek Afrika politikası bu olduğu için komşu ülkelerin devrimci örgütlerine sayısız yolla en etkili desteği sunabilirdi. Kurtarılmış Kongo ölümcül düşmanlarla kuşatılmış olarak kaldı; siyahlar ya Rodezya ve Angola’da zincirlerini kırıp Youlou’nun yenisömürgeci hükümetini devirecekler ya da Kongo’da köleliğe geri döneceklerdi. Lumumba’nın ima ettiği – ancak bildiğimiz gibi, hemen kavramış olduğu – şey, Kongo’nun bağımsızlığının kendi içinde bir hedef değil ama ulusal egemenliği kazanmak için verilecek bir ölüm kalım savaşının başlangıcı olduğuydu. Belçikalıların ayrılmasını birörgütlenme sağlayabilirdi; ancak onların gidişinden sonra tehlikeyi sadece dış politika savuşturabilirdi. Özgürlüğünü hayata geçirecek araçları bulmadan efendilerini kaybetmiş genç ulus, egemenliklerine kavuşmuş olan daha genç devletlere bel bağlamaya mecbur kalacak; ama kendisi de etrafını saran sömürgelerdeki ulusal hareketleri desteklemek zorunda olacaktı. Lumumba, bu nedenle, Akra konuşmasında konferansın nihayet ortaya koyduğu ve ona göre geçerli nedenlerle aynı şey olan iki hedefin karşılıklı bağımlılığını vurgulamıştı: “Ülkelerimizin kurtuluşu ve Afrika birliğinin önünde engel oluşturan iç ve dış faktörlere karşı mücadele.” Ne var ki, o pan-Afrikanizmin temel yönü olan Afrika’nın kendisi için bir Afrika pazarı oluşturmadan kendisini yaratamayacağını vurgulamayacak kadar siyasal kurtuluş mücadelesine fazlasıyla dalmıştı. Kara kıtanın bütünü için bir ortak pazarın örgütlenmesi, başka sorunlar ve başka mücadeleleri gerektiriyordu: MNC için bunları göz önünde bulundurma anı henüz gelmemişti. Birçok ülkede – örneğin Fransız Kongosu’nda –

prestijli “bağımsızlık” kelimesinin içerdiği gizemi keşfedip açığa çıkarma anı da gelmiş değildi. Çünkü özellikle de Gaulle, aynı yıl Brazzaville’de, Belçika sömürgesindeki gerçek bir coşku uyandırıp bir hamlede en tereddütlü olanlardan başlayıp en şahinlerine kadar talepleri desteklediğini telaffuz etmişti. Ne olursa olsun, Lumumba’nın yeni uluslar ve bunların altyapılarıyla ilgili derin bilgisi yoktu; sonuçta bazı siyah devletlerin Kongo’nun bağımsızlığının yeminli düşmanları olduğunu çok geç kavrayacaktı. Bir kere, en sert muhalefet ve en sefil ayrılıkçılıkla biçimlenen Lumumba, ya çarpacak ya da dağılacak kaskatı bir antika makine olan eski sömürgecilikten başka bir düşman hayal edemiyordu. Savaşmaya hazırlandığı düşman buydu ve gerçekten de küçük kolonistler ve [Sömürge] İdaresi’nin temsil ettiği bu yapı karşısında duruyordu. Ama siyah lider hâlâ çok canlı ve kötü olan bu zalimin gerçekte çoktan ölü olduğundan da, sömürgelerdeki kriz karşısında emperyalist hükümetler ve büyük şirketlerin geçen yüzyıl sürecinde geliştirilmiş olan klasik baskı biçimlerini ve zarar veren taşlaşmış yapıları çoktan tasfiye etme kararı aldıklarından da kuşkulanmamıştı. Eski metropollerin göstermelik iktidarı sömürgecilerin çıkarlarına göre az çok bilinçli yönetecek “yerliler”e devretmek istediklerinin farkında değildi. İşbirlikçilerin ya da kuklaların Avrupa’da çoktan seçildiklerinin, bunların hepsinin [Sömürge] idaresi tarafından seferber edilip eğitilmiş sınıfa, çalışan ve memurlardan oluşan küçük burjuvaziye, Lumumba’nın kendi sınıfına ait olduğunun farkında değildi. Bu habersizliği onun düşüşüne yol açacaktı. Onun elite olduğu doğruydu; bu yüzden temsil etmesi gereken kitlelerden kopuktu: Yandaşları hep küçük burjuvaydı. Eğer kazanırsa, ilk hükümeti onlarla birlikte kuracaktı. Ama aklı ve Afrika’ya derin bağlılığı, onu siyah Robespierre’e dönüştürecekti. Projesi hem sınırlı

– önce siyaset gelir, kalanı zamanla arkadan gelecektir – hem de evrenseldi. “Rahipler” onu non-évolués’nun geleneksel dünyasından koparmışlardı. Başlangıçta, erkenden gelişmiş bilgisinden başı dönerek, elite sözcülük bile yapmış ve onlar için tam entegrasyon talep etmişti. Ama sonunda ağır basan onun evrenselciliği olacaktı. Bu kuşkusuz onun kendi sınıfının ideolojik bir ilkesiydi ve gördüğümüz gibi, optik bir yanılsamaydı. Ama diğer insanlar için sınıf çıkarlarının özgüllüğünü maskeleyen bu hümanizm, onun kişisel tutkusu olmuş, o kendisini hepten buna adamıştı. Sömürgeci sömürünün alt-insanlarına yerli insanlıklarını geri vermek istemişti. Tabii ki, bu tüm yapıların yeniden oluşturulması, kısaca tarım reformu ve millileştirme dışında yapılamazdı: Bir demokratik burjuva olarak eğitimi, temel yeniden yapılandırmanın zorunluluğunu fark etmesini engellemişti. Bu o kadar da ciddi değildi: Siyasal talepleri kanalize edip netleştiren proletarya örgütleri olmadan bunu nasıl keşfedebilirdi ki? Eğer iktidarda kalsaydı, halk ve koşullar onu yenisömürgecilik ve Afrika sosyalizmi arasında seçim yapmaya zorlayacaktı. Yapacağı seçim konusunda kuşkumuz olmasın. Ne yazık ki, MNC’yi kurup diğer partilerin liderleriyle – yani diğer ‘évolués’yla –ilişkiler geliştirirken, kendi sınıfının en aktif unsurlarını, yani ortak ve bireysel çıkarlarıyla kendisine uzun süredir ihanet etme eğilimi taşıyan ve Temmuz 1960’ın ilk günlerinden beri kendisinin de onlara ihanet ettiğini düşündüğü adamları yerleştirmişti. Gerçekten de, onunla bakanları ve onunla parlamentodaki azınlık arasındaki çatışmanın başka bir nedeni yoktu: Bu küçük burjuvalar küçük burjuvaziyi hâkim sınıf konumuna yükseltmek istiyorlardı. Bu, nesnel olarak emperyalist güçlerle konum değiştirmek demekti. Kendisini bir rehber olarak görüp sınıfsız olduğuna inanırken, merkeziyetçi uğraşlarında ekonomik kökenli farklılıkları kabile bölünmelerinden çok daha ciddi ele almayı reddetmişti: Tek Parti bunları ve diğer engelleri parçalayarak, tüm çıkarları uzlaştıracaktı. Ne kadar belirsiz olursa olsun, Ekonomiyi aşamalı olarak reorganize etmeyi planlamış ve bu niyetlerini tedbirli davranıp gizli tutmuş da olabilir. Ne de olsa bu konuda kuşkuları üzerine çekmişti: Rus uçakları olayı aniden Komünizmle suçlandığı tek şey değildi. Parlamenter ve bakanların en uyanıkları, onun Jakobenizminin birleştirici hümanizmi yüzünden sosyalizme varmasından korkmuşlardı. Doğrusu, önemli olan kendi sınıfını iktidara yerleştirip sonra da onun karşıtı bir yönetime geçişiydi. Başka türlü olabilir miydi? Hayır: Sömürgeciliğin son yıllarında, proletarya bu küçük burjuvaların onu geçerli bir muhatap olarak kabul edeceği bir tek şey bile yapmış değildi. 

                                                             2

Başarısızlığın Nedenleri

Geleceğin tek Partisinin lideri, Akra’dan dönüşünde aslında sahiden de uzlaşmanın adamı oldu: Onun etkisi altında, MNC başlıca milliyetçi hareketlerle ittifaklar kurdu. Onun oluşturduğu Birleşik Cephe 1960 seçimlerini kazandı. Ama bu ittifakın hukuksal zaferi, bizi kırılganlığı konusunda yanıltmasın: Basitçe bir ortak propaganda ve tek slogan – bağımsızlık– sorunuyla sınırlı olarak kaldıkça, bireysel kaygılar geçici olarak bir yana bırakılmıştı. Ama galipler yönetmeye başlar başlamaz – ve başka kim yönetecekti? – Cephe vurgulanmış olan iki nedenle dağılacaktı: Çünkü müttefik partilerden her biri eyaletlere dayalıydı – hatta “MNC-Lumumba” desteğini en çok Stanleyville’in extra-coutumiers’sinden alıyordu – bu kültürel evrenselcilik liderler arasında kendi gruplarıyla birlikte yeni yönetici sınıfı oluşturma arzusu yaratmıştı. Lumumba’nın saflığı ve dürüstlüğü, bundan böyle onu mahkûm edecekti: Tarih onun aracılığıyla, ama ona karşıt yapılmıştı. Merkeziyetçiliğin tartışılmaz lideri bir hatip olarak gücünü ve bir müzakereci olarak becerisini ortaya koyar koymaz, düşmanları ortaya çıkmıştı. İlki Tschombe ve Conakat üyeleriydi: Katangalılar vilayetlerinin tek başına tüm Kongoluları beslediğini iddia ediyorlardı; eğer nankör ve muhtaç bölgelerle bağlar kesilirse, burası kendi zenginliklerinden tek başına yararlanacaktı. O zaman merkeziyetçi partide kaçınılmaz bir kopuş yaşanacaktı: Kalonji, Güney Kasai’de üslenen “MNC-Kalonji”yi kurdu; burada diğer gruplaşmalarla yaşananların aksine, siyasal düşmanlık etnik ayrılıkçılığı belirledi. En sonunda, Abako hiçbir zaman boyun eğmedi: Lumumba’nın Kasavubu’ya defalarca yaptığı çağrılar cevapsız kaldı. Bağımsızlık sağlanır ve hükümet kurulur kurulmaz, iki güçlü yapı birbiriyle karşı karşıya kaldı: Hâlâ uzlaşmayan Abako ile kalıcı bir uzlaşma arayışı içindeki esnek milliyetçi blok (MNC ve müttefik partiler). Federalist olduğunu iddia eden Conakat, merkezi hükümete koşullu katılmayı kabul edenlerin ilki olacaktı: Bu, doğrusu hiç de anlamsız olmayan bir manevraydı. Belçikalı bakan Ganshof iki hareket arasında tereddüt ediyordu: Lumumba son ayaklanmalarda kamu düzeninin korunmasına yardımcı olmuştu. Deklarasyonları ılımlıydı; ekonomik programı yoktu ve kolonistlere mülk garantisi vereceğini sürekli tekrarlıyordu. Ayrıca sırf ayrıntı bile olsa, onun grubu seçimde oyların çoğunluğunu kazanmıştı. Ama onun merkeziyetçiliği alarm zillerinin çalmasına neden olmuştu. Kolonistler ona karşıydı. Kasavubu muhtemelen daha tehlikeliydi: Şiddetin ustasıydı ama aynı zamanda uyumsuzluğun da ustasıydı; federalizmi kendi etnik grubunun tutkulu ayrılıkçılığını gizliyordu. Bakan, Lumumba’yı “Kongolulardan oluşan bir hükümet kurma düşüncesiyle bilgilenme misyonu”yla görevlendirdi. Bu formülün uzunluğu ve hantallığı bakanın ikilemini açıkça ele veriyordu. Lumumba bunu ‘Benden Hükümeti kurmam istendi” diyerek mükemmel bir gerçekçilik sergilemişti. Ama 17 Haziran’da, Ganshof onu bu hükümet arayışı görevinden alıp yerine Kasavubu’yu getirdi. Yeni ama verimsiz görüşmeler gerçekleştirildi. Ayın 21’inde Meclis kendi yürütme organını atadı: Milliyetçi blok hükümeti kuracaktı. Zavallı Ganshof hemen görevi Kasavubu’dan alarak, Lumumba’ya iade etti. Müzakereler yeniden başladı ama Kasavubu uzlaşmazlığından hiç geri adım atmamıştı: 

22 Haziran’da, Abako bir kez daha “birleşik Kongo konfederasyon içinde egemen ve bağımsız Bakongo vilayeti talebi”ni yineledi. Sonuçta nasıl bir uzlaşmaya varıldığını biliyoruz: Abako devlet başkanlığı ve bazı bakanlıkları alırken, milliyetçi blok başbakanlık ile Conakat’a ayrılanlar dışında hükümetin diğer bakanlıklarını aldı. Bu zor doğum çok önemli iki olguyu vurgular: İlki Bakongo isyanı tehdidi karşısında gerçekleştirilen müzakerelerdi. Lumumba’nın iktidarı parlamentoya dayalıyken, Kasavubu’nunki somut ve güçlüydü. Belçika, Kongo’da kaldığı sürece, Ganshof’un seçimle iş başına gelmiş çoğunluğu hesaba katmaktan başka bir seçeneği yoktu: En azından, Belçika eski sömürgesine bir burjuva demokrasisi karikatüründen başka bir şeyi yerleştiremezdi. Belçikalıların gidişinden sonra, oyların önemi kalmadı: Lumumba azledilip bir kez bile yenilgi yüzü görmeden tutuklandı. Başka bir deyişle, demokrasi açıkça rafa kaldırıldı: Demokrasi görüntüsü korunurken, iktidar kuvvete dayalı hale geldi. Lumumba’nın trajik yazgısının önceden kararlaştırılmış olduğunu hiçbir şey daha açık gösteremez. Başbakan olarak yeni devletin başkentine yerleşmesi gerekirdi. Ama kör talihe bakın ki başkentin ayrılıkçı olduğu ortaya çıkmıştı: Léopoldville’de kitlelerin tek lideri vardı – Kasavubu.  Abako’ya hâkim bir devlet başkanı ile tek amacı ayrılmak olan bir nüfus arasında, merkeziyetçi bir başbakanın oynayabileceği tek rol rehine rolüydü. Lumumba’nın tüm vilayetlerde destekleyicileri olduğu halde, onlarla iletişim kurmak için ya hâlâ yerinde duran ve durağanlığıyla ona direnen Belçika idaresinin ya da çoğunluğu ona karşı olan Léopoldville’in siyah memurları aracılığına ihtiyacı vardı. 1 Temmuz 1960’dan başlayarak, merkeziyetçilik ülkedeki denetimini tamamen yitirmiş olan onurlu tutsağın soyut düşü oldu. Bu, Eylül’ün ikinci yarısında, Lumumba azledilmesinden sonra hoparlörlerin monte edildiği bir otomobille Léopoldville caddelerini turlarken netleşmişti. Attığı nutuklar hiç kimseyi ikna edemezdi. Asık suratı, kayıtsız ya da düşman insanlar olan Léopoldville halkının merkeziyetçiliği ciddiye alacak durumu yoktu. Tersine, Kasavubu’nun bir fısıltısı bile binlerce anti-Lumumba isyancının şehir sokaklarını doldurmasına yeterdi: Kaygılı milletvekilleri yavaş yavaş Meclis’i terk edince, yasama gücü kendiliğinden yasadışılığa teslim oldu. Yürütmenin başı gibi, milletvekilleri için de ayrılıkçı başkent bir hapishaneydi. Sonradan tükenmiş Lumumba’nın en sonunda Léopoldville’deki oyunu kaybetmiş olduğunu kabullendiği; kaçıp kendi kalesi Stanleyville’e ulaşma çabasına girerek kendisinin de ayrılıkçı yolu seçtiği ortaya çıktı. Ben bununla geçici bir ayrılıkçılığı, yadsımanın yadsımasını kastediyorum. Kuvvetlerini bir araya toplayıp Stanleyville’den – ister barışçıl yolla, isterse şiddete başvurarak – Kongo’nun yeniden fethi ve yeniden birleşmesini sağlamayı umuyordu. Ama destekleyicilerinin ana grubuna katılmış olsaydı bile, Bakongo başkentini karşı koymasız yeniden ele geçirmesi gerçekte mümkün müydü? Hangi kuvvetlere sahipti? En muhtemel sonuç, Lumumba’nın ne kazanıp ne kaybederek, Stanleyville’deki konumunu muhafaza etmesi ve Kasavubu’nun merkeziyetçiliğin bir eyaletin ayrılması anlamındaki köklerine bu geri dönüşü yarattığı için kendisiyle gurur duyması olabilirdi. Gerçekten de, nesnel olarak tamamlanması için yeterli araçlardan yoksun olması nedeniyle, bu girişim Kongoluların bölünmesini ve topraklarının bölüşülmesini hızlandırırdı. Ne var ki, bu anda Lumumba’nın bir tek alternatifinin olduğunu kabul edelim: Ya Aşağı Kongo’nun federasyonu ve özerkliğini kabul edecek, ya da yeniden fethe hazırlanmak için Stanleyville’e kaçacaktı. Her iki halde de federalizm hâkim olacaktı. Aslında federalizm önceden kazanmıştı. Siyasette zorunlu olan her zaman mümkün olan değildir. Kongo için zorunlu olan Avrupa hareketleri modelinde modern bir parti olan MNC’nin temel fikri birlikti; onsuz bağımsızlık kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdu. Ama Kongo tarihinin bu noktasında, Avrupa’ya özgü formül, Kongoluların ihtiyaçlarına tam uymuyordu; daha güdük ve katı bağlar onları memleket toprağına, etnik gruplarına bağlıyordu. Merkeziyetçilik, sadece merkezileşmiş olanların, başka deyişle évolués’nun sınıf bilincini temsil ediyordu.

Bu yorumlar bizi Kongo’nun bağımsızlığının ikinci tipik özelliğine götürüyor: Bu bağımsızlık verilmişti. Eğer Kongolular tarafından kazanılmış olsaydı, Belçikalı Ganshof’un kendi yetkisiyle en uygun Kongoluyu bakanlık oluşturmak için seçmesi düşünülemezdi. Lumumba bunu biliyor ve acısını hissediyordu: Belçikalı bakanın ayrılmasını 30 Haziran’dan önce defalarca istemişti. Basın toplantısında demişti ki: “Dünyanın hiçbir yerinde, eski güç bir ülkenin bağımsızlığını zedeleyecek seçimleri organize edip gerçekleştirmemiştir. Bunun Afrika’da bir emsali daha yoktur. Belçika, 1830’da bağımsızlığını kazandığında, geçici hükümeti ilk kuranlar Belçikalıların kendisiydi…” vb.

“Kazandığında” kelimesine vurgu benim, çünkü olayın özü bunda gizli. Kral Baudouin’un 30 Haziran söylevinin paternalist tonunu açıklıyor: Size şirin bir oyuncak veriyoruz; sakın bozmayın! Konuşmayı öğrendikten sonra, kendiliğinden usulca bir kenara çekilmekten başka bir şey yapmayan Kasavubu’nun kayıtsızlığını da böyle açıklıyoruz. Bu nedenle, öfkeli Lumumba aniden mikrofonu kapmıştı. Genç kralın gururuna verdiği hayranlık uyandıran “kızgın açıklaması” ünlüdür. Ama bana kalırsa, en önemlisi bu değil, hemen önceki satırlardır:

Bugün Kongo’nun bağımsızlığı, bizim dostumuz bir ülke olan ve eşitimiz olarak gördüğümüz Belçika’yla anlaşarak ilan edilmişse de adını şerefle taşıyan hiçbir Kongolu, bunun mücadeleyle, gündelik mücadeleyle, sert ve idealistçe mücadeleyle, enerjilerimizi, özverilerimizi ya da acılarımızı esirgemediğimiz bir mücadeleyle kazanıldığını hiçbir zaman unutmayacaktır. 

Burada kayıtlarda “alkışlar” yazması, konuşmacının turnayı gözünden vurduğuna hiç kuşku bırakmıyor. Hangi partiden olurlarsa olsunlar törene katılan Kongolular hediye istemiyorlardı: Özgürlük verilmez, alınır! Argümanı ters çevirirsek, bağışlanan bağımsızlığın sadece ve sadece kulluğun başka bir çeşidi olduğunu görebiliriz. Kongolular neredeyse bir yüzyıldır acı çekmişlerdi: Zalimce baskılara rağmen, sık sık savaşmışlardı; sona doğru grevler ve isyanlar daha da sıklaşmıştı. Daha dün sayılabilecek Ocak 1959 günleri, Belçika hükümetinin yeni sömürge politikasına neden olmasa bile, en azından fırsat vermişti. Proletarya ya da kırsal savaşçıların cesareti ile sömürgede her uyruğun sömürgeciliği kimi zaman kendisine rağmen 

derinden ve yenilmez bir biçimde reddi tartışma götürmezdi. Ne var ki, koşulların örgütlü mücadeleye başvurmaya izin vermediği ya da böyle bir talebe yol açmadığı da doğruydu. Vietnam’da, Angola’da ve Cezayir’de örgütler silahlıydı; bunlar halk savaşlarıydı. Gana’da, Nkrumah siyasal araçlarla savaşma iddiasında olmakla birlikte, gerçekte örgütlediği grevler kansız şiddetti. Her koşulda, mücadele gizlice ve kendiliğinden örgütlüydü; savaşçıların birliği uzak hedef olmadan önce, herhangi bir eylemin dolaysız aracıydı: Sırf saldırıları başarmak için değil, ölümcül tehlikeden kaçınmak için de birleşmişlerdi. Sömürgecilerin misillemeleri gizli antlaşmalara yol açmıştı: Zalimlerin şiddeti, aynı anda düşmana ve düşmanın değirmenine su taşıyan bölünmelere karşı dönen karşı-şiddeti beslemişti. Eğer örgüt silahlıysa, yolundaki tüm engelleri silip süpürüyor; kaidler, tımarlar, feodal ayrıcalıkları tasfiye ediyor ve mücadele sırasında her yerde kendi siyasal kadrolarını [Sömürge] İdaresi’nin atadıklarının yerlerine yerleştiriyordu. Aynı zamanda, halk savaşı Ordu ve halkın birliğini ve dolayısıyla da halkın kendi birliğini gerekli kılıyordu: Ya kabilecilik yok olacaktı ya da isyan kanla boğulacaktı. Bu kalıntılar kendiliğinden, ikna, siyasal eğitim ve gerekirse terör yoluyla ortadan kaldırılıyordu. Böylece bir uçtan diğerine yayılırken, mücadelenin kendisi ülkenin birliğini yaratıyordu. Eğer başlangıçta birlikte var olan hareketler birleşmezlerse, ya ikisinin birden sömürgeci ordu tarafından katledileceğinden ya da birinin diğerini yok edeceğinden emin olabilirdiniz. Muzaffer liderler aynı zamanda asker ve siyasetçilerdi; eski yapıları yıkmışlardı. Her şey en baştan yeniden inşa edilmeliydi: Halka dönük altyapılar yaratacaklardı; geçici kurumlar Avrupa’dakilerin kopyaları olmayacaktı. Ama geleneksel özgürlükler pahasına da olsa birliği güçlendirerek genç Devlet’i tehdit eden tehlikeleri savuşturacaktı. Yürütme gücüne karşı koyulamazdı çünkü Ordu zalimlere karşı savaşta kendi kendisini yaratmıştı. Bu bakış açısıyla, Vietnam ve Cezayir için – mevcut zorlukları ne olursa olsun – birlik ve merkezileşmenin bağımsızlıktan önce geldiğini ve onun garantisi olduğunu söyleyebiliriz. Kongo’da olansa bunun tersiydi. Ekonomik durgunluk, eski-Fransız Kongosu’nın gelişmesi ve Cezayir Savaşı, zihinleri değiştirip zorluklar yaratmıştı. Ama bu durum hiçbir zaman yönetilmemişti: Hiçbir zaman ne aynı kökenlere sahipti, ne aynı nedenleri, ne de aynı hedefleri vardı. Bunlar, birkaç sağduyulu idareciden ülke henüz terörizmin eşiğinde olmasa da Belçika’nın politikasını tanımlamaması halinde çok geçmeden böyle bir sürece girebileceğini öğrenen Belçika hükümeti için işaret görevi gördüler. Bu bilgi, emperyalizmin Fransa’nın kendisini tükettiği sömürge savaşlarından ve İngilizlerin sömürgeciliğin sahte tasfiyesinden ders aldığı bir zamanda geldi. Kongo’yu siyah bir Cezayir’e dönüştürmek istemeyen Belçika, milyonları ve insan hayatlarını buraya gömmeyi reddediyordu. 100.000 beyazıyla, ülke kolay kolay bir yerleşim kolonisi sayılamazdı ve – gerçekleşmesi halinde – bunların ülkelerine geri dönüşleri Belçika ekonomisine zarar vermezdi. Büyük şirketler, kendi paylarına buna bir şans vermekten yanaydı: Çıkarlarını beyaz hükümetin mi, yoksa siyah bir işbirlikçisinin mi koruduğunun önemi yoktu. Gerçekten de yeni Afrika devletlerinin yakından gözlemlenmesiyle, bağımsızlığın en kârlı çözüm olduğu bile görülüyor. Özetle, Kongo’ya bağımsızlık verilecekti.

İnsanlar şimdi Belçika hükümetinin canice bir Makyevelcilik sergilediğini söylüyorlar. Bana öyle geliyor ki aslında canice bir aptallık sergiledi. Fransızlar hiçbir zaman savaşmadan hiçbir şeyin elden kaçmasına izin vermezlerdi; elleri kesilene kadar asılırlardı. İstenmeyen sonuç düşman kadrolarını yaratmaktır; savaş kendi elitlerini yaratır. İngilizler sömürgeciliğin düzmece tasfiyesini planlayıp kadroları önceden iyi eğitmişlerdi; işbirlikçileri de olmuş olabilir ama kendileri yetkindi. Belçika ise hiçbir şey yapmadı: Ne sömürge savaşı, ne de tedrici geçiş. Aslına bakılırsa, 1959’da Kongo’nun kurtuluşunu hazırlamak için vakit zaten çok geçti: Sömürge derhal bağımsızlık talep ediyordu. Ama çok daha öncelerden başlayan hükümetin hatası, fethedilen toprağı ihmal ve cehalet içinde bırakmaktaki dik kafalı kararlılıkta, feodalizmi, düşmanlıkları, “geleneksel yapılar”ı ve örf ve adet hukukunu koruma arzusunda yatıyordu. Belçika, Kongo’yu ‘kongolaştırma’ya 80 yıl harcamıştı. Ülkeyi atomize edince de kadro eksikliği ve güç parçalanmasının onu kendi insafına terk edeceğine ikna olarak aniden buna son vermeyi kararlaştırmıştı. Lumumba, hem kitleler tarafından atanmış, hem de aynı anda Belçika Kralı adına Ganshof tarafından iktidara getirilmiş biri olduğunu anlamıştı. Özellikle Ho Chi-minh ve Ben Bella’nın durdurulamaz bir hareketle ortaya çıkıp metropollere karşın iktidara geldikleri ve egemenliklerinin – burada aynı şey demek olan ulusal egemenliğin – bundan türediği hatırlandığında, Lumumba’nınki rahatsız bir konumdu. Kongo’da bağımsızlık – Vietnam ve Cezayir’de olduğu gibi – çok önceleri başlamış olan bir praksis momenti olmayıp geçmiş olaylar geleceğin sıçrama tahtası işlevi görmemişti. Bu, Kongo tarihinde bir kesinti, sıfır noktası, beyazların artık komuta mevkiinde olmasa da idare etmeyi sürdürdükleri ve siyahların da iktidarda olup henüz komuta mevkiinde bulunmadıkları bir momentti. Bu çelişkili momentte, Lumumba, ne kadar popüler olursa olsun, otoritesini geçmiş eylemlerden değil, ama Avrupa’dan ithal edilmiş ve – évolués dışında – Kongoluların tanımadığı bir otoriteden almıştı. Tabii ki hayranlık verici bir cesarete sahipti (defalarca tutuklandığı, dövüldüğü ve hapse atıldığı biliniyordu), ama bu yetmiyordu. Yeni devlette, yüce iktidarı elinde bulundurması için kişi ya kurtuluş ordusunun tartışmasız lideri olarak baskı zamanlarında buna sahip olmalıydı ya da uzun süre karizmatik ya da dinsel bir gücü olmalıydı. Ne yazık ki, Léopoldville’de böyle bir güce sahip olan kişi Kasavubu’ydu. 

Çoğunluk koalisyonunun lideri ve hükümetin başı olan Lumumba’nın 1 Temmuz 1960’da tecrit edildiği, yetkisiz olduğu, herkesin ihanetine uğradığı ve çoktan kaybettiği anlaşılmalıdır.

Söylediğim gibi, halklar kendilerini zor yoluyla kurtardıklarında, açıkçası en görünür zalimler olan eski kadroları ya bir yana atarlar ya da öldürürler. Bunlar hızla yenilenmek zorundadır; herkes eşit biçimde yetersiz olduğundan, seçimde rehber yetenekten çok devrimci coşkudur. Sonuç korkunç bir karmaşa, canice hatalar ve ekonomide sektörlerin bütünüyle vahim bir riske girmesidir. Ama elitleri olmadığı için henüz çöken bir muzaffer devrim yoktur. Ödemek zorunda oldukları ağır bedellere rağmen, SSCB, Çin, Vietnam ve Küba’da yeni iktidara gelenler, gündüzleri pozisyonları kontrol etmeyi, yönetmeyi, denetlemeyi ve kararlar almayı üstlenirken, geceleri okuyup öğrenmişlerdi. Dolayısıyla gerici uzmanların uzman olmayan devrimcilerle yer değiştirmesi, devrimin gelişmesinde normal ve pozitif bir olgudur. Eğer bu yer değiştirme, zor yoluyla gerçekleştirilmemişse, uzmanların kitlesel göçü nedeniyle zorunlu hale gelir.

Ayrıca, bilinmeyene bu sıçrayış kendiliğinden yapılmak zorundadır ve kaçınılmaz bir praksis momenti olarak ortaya çıkar. Eğer bir devrim fırtınası içinde olmasa, sistematik bir biçimde toplumsal hiyerarşinin tüm düzeylerinde bilginin yerine cehaleti geçirmeye kim cüret edebilirdi? Lumumba devrimsiz bir devrimciydi. Esneklik bilmeyen Jakobenizmi, onu Belçika hükümetinin beceriksizce yapmaya çalıştığı sömürgecilikte ikiyüzlü düzeltmelerle radikal bir çatışmaya sokmuştu; ama bu sert pozisyon kesinlikle bir halk savaşı olmayışı nedeniyle salt teorik bir ret olarak kalmıştı. Belçikalıların bundan vazgeçmesi, Kongoluların da yoksun kalmasına yol açmıştı. Bu nedenle, MNC lideri kendisini adeta gerçekleşmemiş bir isyanın en uç tarafında bulmuştu. Eylemin doruğunda yapabileceği gibi kadroları hayal edememişti. Gördüğümüz gibi, beyazlarca eğitilmiş, onların teknik üstünlüğünü kabul etmeye alışık bir évolué olarak, évolués’nun az sayıda olmasından ve kitlelerin cehaletinden endişeliydi.

Hiç kuşkusuz kadrolar Afrikalılaştırılmalıydı: O her zaman bunu istemişti ve [Sömürge] İdaresinin kötü niyeti yüzünden her zaman kendisini felce uğramış hissettiğinden, hatta daha fazlasını bile istemişti. Kilit mevkiler beyazların elinde kaldıkça, Kongo tam bağımsızlıktan yararlanamazdı. Ama aciliyetin baskısı olmaması, ona aşamalı bir geçişi düşündürmüştü. Konuşmalarında sık sık yüksek eğitimden söz ederken, neredeyse ilköğretimden hiç söz etmemesi çarpıcıdır. Bunda sınıfsal bir endişe göremiyoruz. Sadece sorunu çok net fark etmişti. Kongo, mümkün olan en kısa zamanda Avrupa’ya öğrenci gönderir, bunlar ülkeye döndüklerinde her biri bir Belçikalının yerini doldururdu. Ne kadar çok öğrenci gönderilirse, ülkenin teknik, idari ve askeri bağımlılığı o kadar çabuk sona ererdi. Görebileceğimiz gibi, bu makul bir çözüm olmakla birlikte, artı ve eksileri soğukkanlılıkla tartıp hesap edilmiş riskler alan bir devlet adamının aklına yatabilecek türden reformist bir çözümdü.

Aynı zamanda, kitleler hiç olmamış bir devrime devrimci sonuçlar yüklüyorlardı. 

Hiç vakit kaybetmeden kadroları Afrikalılaştırmayı üstlenip Avrupalıları kovdular. Bu durum Force Publique ile başladı. Subaylar ve astsubaylar Belçikalıydı; Kongolular ise kariyerlerinin en sonunda bile ancak çavuş rütbesine erişebiliyorlardı. Bağımsızlıktan birkaç ay önce, beyazların bu ayrıcalığına son verme talebini ortaya koydular: Siyahlar da liyakate göre teğmenliğe ya da generalliğe terfi etmeliydi. Lumumba meseleyi ciddiye almadı: Kuşkusuz buna ulusal fayda açısından bakmıştı: Subaylar aşamalı bir eğitimden geçmeliydi. 

Ama yanılıyordu: Bu, geleceğin askerlerinin durumuyla ilgili genel bir talep değildi. Çavuş olmak isteyenler bugünün erleri, yüzbaşı olmaya can atanlar bugünün çavuşlarıydı. Kısacası, bu somut ve acil bir talepti. Uyanık bir siyasetçi, belki de daha ilk günden bu talebi yerine getirerek, azledilen Janssens’in darbesini bastırıp devrimci hareketin kontrolünü yeniden sağlayabilirdi. Böyle bir tavır, bu yetkisiz idarecinin elinin altındaki tek araç olan Ordu’yu kazanmasına yol açabilirdi. Force Publique askerleri, özellikle kaygı verici bir izlenim yaratmışlardı: Belçikalılar zamanında, başka bir deyişle, 30 Haziran’a kadar sömürge düzenini korumuşlardı. Bu Kongolular sadece Kongolularla savaşmışlardı; isyanları bastırmış, köyleri işgal etmiş, halkın sırtından geçinmişlerdi. Nesnel olarak sömürgeci kastın işbirlikçileri olan bu askerler, subaylarından muazzam etkilenmiş, görevleri gereği karşıdevrimciler olarak görülmüşlerdi. 1789 öncesinde, Fransız Ordusu’ndaki avam tabakasından erat gibi alt rütbelerde takılıp kalmalarına kızmaları dışında, hiç kuşku yok ki özünde tam da böyleydiler.  Bilgileri dışında, talepleri Kongo’nun tam egemenlik özlemlerini özetliyordu; çünkü bu talepleri sadece egemen bir yönetimin kararı yerine getirebilirdi. Aynı zamanda, ırk çatışmasının gerisinde sınıf çatışması da beliriyordu: Yoksullar zenginlerin lüksüne artık yeter derken, onların yerini almak istiyorlardı. İnisiyatif alarak, hükümet kanun ve düzenin kuvvetlerini Devrim’le işbirliğine çekebilir, onların dayanışmasından yararlanabilirdi.  Lumumba duraksadı: Siyah ordunun baskısının onu çok çabuk radikalizme iten bir tehdit olduğunu hissetti. Belki de kendisine rağmen bir sınıf refleksine sahipti. Bugün Kongo Ordusu’na kimin komuta edebileceğini merak ediyordu. Janssens’den yarım yamalak bir önlem talep etme hatasına düştü: Tüm siyahlar bir üst rütbeye terfi ettirilecekti: Onbaşılar çavuş, çavuşlar başçavuş olacaktı. Agent provocateur rolünde nasıl harikalar yaratacağını bilen Janssens, askerlere “Hiçbir şey alamayacaksınız. Ne şimdi ne de gelecekte” demişti. Gerisi tarihtir: Askerlerin isyanı, subayların kovulması, Janssens’in Brazzaville’e kaçışı, beyazların korkuya kapılması. Bu ayaklanma pozitif olabilirdi ama somutta sadece negatif sonuçları oldu. Askerler hem Janssens’e, hem de onu azletmek için isyanı bekleyen Lumumba’ya karşı ayaklanmışlardı. Başka bir deyişle, hem sömürgeci paternalizme, hem de genç Kongo demokrasisine karşı ayaklanmışlardı. Düzeni zorla dayatmaya alışık ama Belçikalıların askeri ayrıcalıklarına karşı isyan eden kafaları karışık bu adamlar, yeni sınıf iddialarını ortaya koyup kendilerine ihanet eden rejime nefretlerini sergilemek için genelde bir çeşit Bonapartizmi benimsemişlerdi.

İdari kadroların Afrikalılaştırılması, Avrupalıların kaçışıyla başladı. Memurlar kaçmış, özel şirketler kapılarını kapatmışlardı. Lumumba onların kalması için elinden geleni yapmıştı. Aynı zamanda, Belçika askerleri de Kongo’ya doluşmuştu; en sonunda beyaz nüfusta panik yaratan da onun mecburen Belçika’yla bozuşması olmuştu. Ne var ki, kitleler Belçikalıları kovmak istedikleri halde, onların ayrılmasına sitem etmişlerdi. Lumumba güçsüz kalmıştı: Hareketin liderliğini üstlenmediği için suçlanmıştı. İşçiler, ücret zammı talep ederken, Jakoben Lumumba bu meşru hak iddiasını zamansız buluyordu. Artık Belçikalılara karşı değil, ama ona karşı grevler patlak vermişti. Bunları bastırdı: Kongo ekonomisi kurtulmak, üretim düzeyi korunmak zorundaydı. En başta kadroların Afrikalılaştırılmasını radikal ama katastrofik bir biçimde sağlayan kafa karışıklığı ve yar yer görülen rahatsızlıklar içinde, kendi siyasal praksisini, kendi devrimini ya da kendi personelini tanımamıştı. Bu insanların şimdiye kadar hiçbir şey yapmadıklarını, şimdi onlar kazanınca da Belçikalılardan asla istemeyecekleri şeyleri onlardan talep ettiklerini düşünmüştü. Bizimle ortak yanları neydi? Pasifist Lumumba, şiddete karşı tavır alırken, évolué Lumumba sadece ortak yararı amaçlamayan tüm évolués ve évolués olmayanlarla dayanışmasına son vermişti. Bu kendiliğinden hareketleri bastırarak, sallantıdaki gücünü bu başıboş devrimle sağlamlaştırmak için son şansını da yitirmişti.  Ayrıca bunun sadece ufak bir şans olduğunu da teslim etmeliyiz: Örgütsüz, devrimci programsız bağımsızlığın bu vahşi radikalleşmesi hiçbir şeye yol açmadı. Artık hükümeti hedef alan gösteriler devam etti. Ulusal birlikle özdeşleşmek için, Lumumba kendisini sınıfından koparmayı denediyse de tekrar onun için savrulmaya zorlandı. Nasıl Lumumba protesto grevlerini kırmayı denediyse, milletvekilleri de kendilerine 500.000 franklık ödenekler çıkardılar. Extra-coutumier kitleler, aynı anda hem évolués’nun açgözlülüğünü, hem de hükümetin baskısını hissettiler. Sömürgeleşme öncesinde, “elit” vasıfsız işçilerden çok daha fazla kazanmakla birlikte, yine de sömürü ve baskı altında yaşamaya devam ediyordu. Aynı iş için bir siyah memur, beyaz memurun yarısı kadar kazanıyordu. Her şeye rağmen, bu eşitsizlik alt orta sınıfı halka yaklaştırmıştı: Belçikalılara karşı koyan siyahlar kendi évolués’uyla gurur duyuyorlardı. Neredeyse iktidara gelir gelmez, évolués, talep ettiği maaş ve ödemelerle birlikte bir sınıf olduklarını keşfetti. Kitleler yeni efendilerle karşı karşıya olduklarına inanıyorlardı. Hükümette – geçmişte, sömürge yönetiminde olduğu gibi – baskıcı bir güç görmeleri nedensiz değildi. Her şey yanlıştı: Siyah alt orta sınıf otoritesini Kongo’yu emperyalizme teslim ederek tesis edebilirdi; o da karşılığında bu sınıfın ülkeyi idare etmesine izin verecekti. Ayrıca, évolué sınıfının çıkarlarını temsil etmekten uzak Lumumba, ona karşı çıktığı için gücünün günbegün azaldığını görüyordu. Doğru, kitlelerin çıkarları adına değil de Jakoben evrenselliği adına. Her neyse: kirlilik hızla ortaya çıktı ve başbakan tam güvenlerini kaybettiği anda, çok sayıda ayrıcalıklı insan tarafından seçilen bir diktatör çırağı olarak görüldü. Temmuz’dan başlayarak,

Kasavubu, Abaka ve Belçikalı agents provocateurs bu karışıklığı nasıl kendi avantajlarına çevireceklerini biliyorlardı: Lumumba’yı tiran ilan ettiler.

Hiçbir şey onun karakterinden bu kadar uzak olamazdı: İktidarı kötüye kullanmakla suçlanırken bile, itaati sağlayacak durumda değildi. Düşmanların en başından beri hissettikleri şey, bölünmüş bir ülkede ulusal birliğin kalıcı bir birleşme praksisi olmasıydı. Merleau-Ponty’nin dediği gibi, uyumsuzluk ve dağılmayı arttırdığında, muhalefet kolayca ihanete dönüşebilir: Merkezi hükümet gerekirse bunu zor kullanarak azaltabilir. Bu bakış açısıyla, grevler ya da kent isyanları, ne kadar haklı talepler ortaya koyarlarsa koysunlar, etnik çatışmalar kadar tehlikeli olabilir. Biri hasadı geciktirip Kongo toprağını parçalarken, diğeri üretimi azaltıyordu. Akla gelen her nedenle, ilk çocukluk yıllarında özgür Kongo’nun içinden doğduğu Belçika Kongosu’nun çok gerilerine düşmemesi kaçınılmazdı: Bu nedenle, merkeziyetçilik kendi içinde toplumsal bir kemer sıkma politikasını taşıyordu. Ne var ki – adı ister Robespierre, isterse Lumumba olsun – Satın Alınamaz, evrensel sınıf olarak konumunu koruması, başka bir deyişle, talepleri, yaşam tarzı nedeniyle ya da çok hızlı servet birikimi için ülkenin kalanıyla çatışmaya girmesini önlemek için bir yandan da kendi öz sınıfı olan yönetici sınıfa saldırmalıdır. Bu, her toplumsal grubun kendi çıkarlarını ortak yarar uğruna feda etmesi anlamına gelir. Ortak yarar var oldukça daha iyisi yoktur. İktidarı almasını izleyen çalkantılı birkaç aydan sonra, Castro işçi sendikalarından grevleri sona erdirip iş uyuşmazlıklarını hakem yoluyla çözmeye zorlamıştı. Ancak feodal toprak sahiplerinin ordusunu daha yeni yenilgiye uğratmış, onları sürmüş ve tarım reformu aracılığıyla mülklerini ayrıcalıksız sınıflara dağıtmıştı: Herkesten fedakârlık talep ederek, kır ve kent işçilerini gerçek birliklerini ve adanın herkesin yararına herkes için özgürce kullanılması demek olan ortak çıkarlarını tanımaya davet etmişti. Bir diğer ifadeyle, merkeziyetçiliğin 

ulusal birliği ortak yararla eşitlemesi, ancak içinden doğduğu devrimin sosyalist devrim olmasıyla mümkündür. Kongo’da iktidarı almakta olan évolués ile vasıfsız işçiler ya da tarım emekçileri arasında henüz sınıf mücadelesi olmasa da Kongo’nun sahte birliği çıkarların farklılığını şimdiden gizliyordu. Bunu bilmeden, merkeziyetçilik yeni toplumun yapı ve tabakalarını geliştirmek için zaman bulması için gereken soyut asgari olan ulusal birliği talep eder. Ama ne sömürülenler, ne de geleceğin sömürücüleri somut taleplerini bu belirsiz geleceğe kurban etmeye niyetlidir: Bir sınıfın sırf varlığı bile diğerlerini pes etmekten alıkoyar. Proleterler bakanların ne kadar kazandıklarını biliyorlardı. Kendi açılarından

bakanlar ve tüm évolués kimseye hiçbir taviz vermeyeceklerdi: Onların liyakate dayalı bir ahlak yasaları vardı. Önce kendilerine hizmet etmemeleri, temelde kendilerini cahil kitlelere yani militan olmayanlara feda etmek demekti.

Dolayısıyla bir kitle hareketi, silahlı mücadele ve sosyalist programın yokluğunda, birleştirici bir praksis olarak merkeziyetçilik, herkese keyfi görünmüştü. Herkes kurmayı hedeflediği birliği içeriksiz bir kavram olarak görüyordu; her grup o durumda bölünmenin nedeni olan kendi somut birlik fikrini buna tercih ediyordu. Herkes Lumumba’ya karşıydı: Eyaletçi, federalist partiler, başkent, proletarya, onun temsil ettiği ve onu desteklemesi gereken küçük burjuvazi. Daha kötüsü, kırsal nüfusun bağımsızlığı “geleneksel yapılar”ını muhafaza etme koşuluyla sineye çekmesiydi. Coutumier şeflerin Belçika idarecilerinin “yerli” temsilcileri olduğunu anlayanları çok azdı. Kolonistler ayrıldığında kralcıklar her şeyi yitirdiler. Belçikalılar onları satın alıp yerlerinde tutmuşlardı: Bu bölünerek merkezileşmeydi. Kongo hükümetinin politikası bölünmelerin üstesinden gelmek olacaktı: Bir siyah idare kurmak, Léopoldville’de memurları eğitmek ve tek yetkili iktidar temsilcileri olarak her yere göndermek zorundaydı. Herhangi bir birleştirici milliyetçilik için zorunlu olan bu önlemler, feodal tımarlar için ölüm çanlarının çalmasıydı: Merkezi iktidar, ülkeyi başkentten gelen emirlere göre kararlar alarak, yerel şeflerin otoritesi yerine kendilerininkini geçiren bir memurlar ağıyla kaplayacaktı. Büyük şefler endişeliydi: Avrupalı temsilciler onları aydınlatmayı iş edinmişlerdi. Nihayet –aralarında bağımsızlık talebinde MNC’yle ittifak kuranların bile olduğu – birçok feodal toprak sahibi, aniden tutkulu Lumumba karşıtı haline geldi. Onların adamları da peşlerinden geldi. Katanga’da, Lumumba’nın ölümcül düşmanı Munongo – muhtemelen onu kendi elleriyle öldüren kişi – kralın oğluydu. Felaketin habercisi olan Katanga’nın ayrılması, yerel tımarlar, kolonistler ve Union Minière arasındaki bir anlaşmanın sonucuydu.

Bu kadar çok düşmana karşı ne yapılabilirdi? Kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir şey. Eğer merkeziyetçilik sağlam bir temele sahip olsaydı, aciliyet derecesine bağlı olarak, er ya da geç silahlı kuvvetlerin desteğine sahip olsaydı, sonuçta federalizmle terör yoluyla savaşacaktı: 

Robespierre’in 1793’te yaptığı buydu. Çok zaman geçmeden, halk isyanlarını ezdiğinde, artık kimseyi temsil etmediği anlaşıldığında, o da devrilecekti. Ama Lumumba! Bağımsızlık ilanının üzerinden daha bir hafta bile geçmeden, Temmuz isyanı onu Force Publique’in desteğinden yoksun bırakmıştı. Léopoldville’de, Abako gösterilerine karşı onu – onu ve parlamentoyu – sadece polisin savunacağı çok geçmeden açıkça ortaya çıkmıştı. Orduyu ayrılıkçı eyaletlere düzeni yeniden tesis etmesi için sevk ettiğinde, gerçekten yola çıkmıştı. Ama yolda oyalanmayı, yani köylüleri yağmalayıp katletmeyi tercih ettiğinden asla buralara intikal edememişti. Herkesten tecrit edilmiş ve şimdi sadece dış görünüşte iktidar sahibi olan 

bu adam, yine de kanlı bir diktatörlükle suçlanacaktı. 4  [4. Kasavubu, onu Force Publique’in el koymalarından sorumlu tutarken kendi yalan söylediğini biliyordu.] Burada bir nebze haklılık payı yok değil: Aslında ilgili kuvvetleri ve durumun özel niteliğini hesaba katarsak, birleştirici bir lider, elinde araçlar olsaydı ya teröre başvurmaya zorlanacaktı ya da hedeflerinden geri çekilecekti. Kongo’nun birliği bir diktatörlüğü gerektiriyordu. Temsilcileri tarafından bilgisiz ve eğitimsiz bırakılmış proletaryanınki düşünülemeyeceğinden, küçük burjuvazi herkese karşı iktidarı ele geçirmek zorunda kalmıştı. 

Temmuz isyanından sonra gelen Katanga’nın ayrılması, her yerde güçlü bir ayrılıkçı hareketi provoke etti. Tiran Lumumba’ya hayran olunabilirdi: Sorunlar, endişeler ya da çatışmalardan haber alır almaz, onu her yerde takip eden ağzını bıçak açmayan Kasavubu ile birlikte bir uçağa atladığı gibi olay mahalline iniyor ve ayağının tozuyla her yerde toplantılar 

yapıyordu. Sesindeki yumuşaklık, samimiyeti,– kişinin bakışa açısına göre değişen naif ya da gizemli iyimserliği – tüm dinleyenleri büyülüyor ve genelde ikna ediyordu. Önyargıları ortadan kaldırdığı, şüpheleri giderdiği, itirazlara cevap verdiği, planlarını ve gerekçelerini ayrıntılarıyla açıkladığı, bilhassa açıkladığı zaman, bir geceliğine muharebeyi kazanıyordu. 

Bir eyalet şehrinde bir geceliğine, dayatabildiği tek diktatörlük olan sözün diktatörlüğüyle, sadece politikleşmiş olan birkaç yüz kişinin Jakoben birliğini gerçeğe dönüştürüyordu. 

Patrice, alkışlar eşliğinde uçağa geri dönüyor, uçak kalkıyor, o oyunu kazandığını düşünüyordu. Oysa yanı başındaki Kasavubu’nun düşündüğü, oyunun kaybedildiği ve sözün o kadar güçlü olmadığıydı. Aslında, önce şefler, sonra aktivistler, daha sonra sahada taban tarafından binlerce kez tekrarlanması halinde, söz güçlüydü. Lumumba yalnızdı, mutlak biçimde yalnız. Uçağının kalktığı her seferinde, biraz önce ayrıldığı küçük kasabaya sessizlik çöküyor; insanlar anlık kaygılarına, önyargılarına, kabilelerine ya da sosyal ve mesleki gruplarına geri dönüyor; hiçbir şey, gönüllerde en küçük bir titreşim bile kalmıyordu. Ne var ki, tiran havada daireler çiziyor; yere indiğinde yoksul beyaz yerleşimcilerin hakaretine uğruyordu. Parlamento’da eylemlerini kınadığı ve BM yoluyla Afrika’dan çıkarılmasını istediği Belçika ordusunun, sömürge askerlerinin aşağılayıcı – ve büyük ölçüde etkisiz olduğundan kuşkulanabileceğimiz – korumasını kabul etmek zorundaydı. Hatta Katanga’ya inmeyi denemiş, ama hava alanını kontrol eden Belçikalı subaylar, iner inmez tutuklanacağını bildirmişlerdi. Lumumba, buna aldırmadan inmek istemiş, ama Belçikalılar – gece vakti 

olduğundan – tüm ışıkları söndürüp hava-trafik kontrolünü bloke etmişlerdi. İntihar anlamına gelen inişten vazgeçmişti. Nihayet vazgeçmiş, uçak tırmanmış ve daireler çizerek uzaklaşmıştı. Özgür Kongo daireler çizerken, göklerin tutsağı mahkûmu oradan orya savruluyordu. O an için, bağımsızlıkla merkezileşmiş, birleşmiş Kongo sadece ve sadece Lumumba’yla özdeşleşmişti. Les jeux sont faits (İş İşten Geçti): Birleşmiş Milletler’e başvuru; Mavi Berelilerin sevk edilmesi; Kasavubu’nun askeri darbesi; Force Publique’in başındaki Belçikalının emrinde polis olan Mobutu’nun pronunciamientosu – yani, gelip geçenden fidye alan ve ücret almadan çalışan silahlı çeteler; Hammarskjöld’ün iğrenç tarafsızlığı; Fransız hükümetinin parmağında oynattığı Youlou’nun entrikaları. Bütün bu iyi bilinen bölümler, sadece kaçınılmaz felaketin etaplarıydı. Püriten Kuzey Amerika kan görmemek için başka yana bakarken, Belçikalılar, Fransızlar, İngilizler, büyük şirketler ve Mr. H … Lumumba’yı kiralık katillerine – Kasavubu, Mobutu, Tschombe, Munongo – öldürtmüşlerdi. Bu kadar kararlılık niye? Yenisömürgeciliğin Kongo’da yerleşmesi için bu utanmazca cinayet gerçekten de gerekli miydi? Bu uzun boylu, zayıf, yerinde duramayan siyah adam, yorulmak bilmeyen işçi ve muhteşem hatip, gücünü kaybetmişti: Gerçek olgular olan 80 yıllık “paternalist” sömürgecilik ve altı aylık Makyevelciliğin tartışılmaz sonucu Kongo’nun atomizasyonu, başbakanın Jakoben rüyasıyla tam bir çelişki içindeydi: Belki de destekleyicilerden çok bir alıcı kitlesine sahip olduğu Stanleyville dışında, gücünü kaybetmişti. Eğer oraya gitmiş olsaydı, birkaç yıldırım zaferden hemen sonra, tek etkin gücün –siyah ordu – birliğini geri kazanmayı tercih eden Lumumba’nın amcası Genelkurmay Başkanı’nın ihanetine uğrayan Gizenga’dan daha fazla ne yapabilirdi. Emperyalizm insan hayatını umursamaz; ama zafer garanti olduğuna göre, kendisini skandaldan kurtaramaz mıydı? Gerçekte kurtaramazdı; kirli oyunun sırrı burada yatıyordu: Lumumba güç transferinin adamıydı; hemen sonra ortadan kaldırılması şarttı.

Bunun nedeni, yaşayan Lumumba’nın yenisömürgeci çözümün kesin reddini temsil etmesiydi. Bu temelde yeni ülkelerin yeni efendilerini, burjuvazisini satın almaktan ibarettir; zira klasik sömürgecilik şefleri, emirleri, büyücüleri satın almıştı. Emperyalizm, kendi sınıf çıkarlarını büyük Batılı şirketlerinkine bağlarken, kritik durumunun yeterince farkında 

olan yönetici bir sınıfa ihtiyaç duyar. Bu açıdan, saflar için egemenliğin sembolü olan ulusal Ordu, ikili sömürünün aleti haline gelir: İşçi sınıflarının “elit” tarafından sömürülmesi ve onların aracılığıyla da siyahların Batı kapitalizmi tarafından sömürülmesi. Krediler verilir, yatırımlar yapılır: Bağımsız ulusun hükümeti Avrupalılara ve Amerikalılara tam bağımlıdır. Küba’da, 1900’de kazanmış olduğu sömürge savaşından sonra olan buydu. Model hâlâ geçerlidir: Her gün kullanılır. Amaç kara kıtanın da Latin Amerika’nın kaderini paylaşmasıdır: Merkezi hükümetin zayıflığı, burjuvazinin (ya da varlığını koruyan feodal toprak sahiplerinin) Ordu’yla ittifakı, çokuluslu şirketlerin üst-yönetimi. Bu aldatmaca için insan gerekir: Kongo’da o Kasavubu olacaktı; hırsları ve ayrılıkçılığı – sonunda çok gevşek bir federasyonu kabul etmiş bile olsa – Belçika idaresinin sürdürdüğü eski anlaşmazlıkları korurken, bu sefer beyazların bu işte parmağı olduğundan kuşkulanılmıyordu. Ileo ve Adoula ona arka çıkıyordu: Onların sınıfsal farkındalığı iştahlarına uygundu. Force Publique’in koruması altında, anayasanın defterini dürme ve yeni burjuvazinin gelişmesini hızlandırma konusunda güven telkin ediyorlardı. Şimdiye kadar, évolués sadece emperyalizm tarafından işe alınıp eğitilen ve efendilerince çıkarlarının sermeyeninkiyle örtüştüğüne ikna edilen maaşlı çalışanlar olmuşlardı. Şimdi Kongo ekonomisinde tadilat yapmak, bazı maaşlı çalışanları küçük kapitalistlere dönüştürmek, kırsal feodal sınıfı muhafaza etmek ve kırsal bölgelerde bile yoğunlaşma güçlerinin doludizgin gelişmesine izin vermek gerekiyordu. Program buydu; 1963 yılının Kongo’su buydu. 1960 ve 1961 arasında Tarih’in öznesi, bugün en pasif hedeflerden başka bir şey değildi.  Katanga’nın kaderi, Belçikalılar, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar, Rodezyalılar ve Güney Afrikalı beyazlara tarafından çizildi. Mücadeleler, ayaklanmalar, savaş, BM’nin acele ve çelişkili kararları, çokuluslu şirketler arasında ve hükümetler arasında yapılan pazarlıkların sonuçları ve işaretleriydi. Eğer şimdi tüm taşlar yerli yerine oturmuşsa, eğer Katanga Kongo’ya geri dönüyorsa, bunun nedeni Amerika Birleşik Devletleri’nin – Rodezya ve Güney Afrika’ya karşı, İngiliz ve Fransız planlarına karşı – Kongo’nun zenginliklerini karma şirketler yoluyla sömürmek için Belçikalılarla anlaşmaya varmış olmasıdır.

Böylesine hassas uzlaşmaları sonlandırmak için yapılması gereken ilk şey, Kongo’yu tartışmalardan uzak tutmaktı ve bu da Lumumba’nın görevden alınması anlamı taşıyordu. Yalnız ve ihanete uğramış Lumumba, ulusal birliğin soyut sembolü olarak kalmıştı; güç transferi yapılan tarihsel momentte, o Kongo’nun ta kendisiydi. Ondan önce çökmüş imparatorlukların bir yapboz oyunu olan sadece bir sömürge vardı. Ondan sonra, ulusal birliğini sağlamak için on yıldan fazla zamana ihtiyaç duyan yıkılmış bir ülke geriye kalmıştı. Başbakan olarak Lumumba, destekleyicilerini birbiri ardına kaybetmiş ve koşullar gereği kendisine rağmen kendisini merkezileşme olarak adlandıran yeni bir ayrılıkçılığın 

temsilcisi olmuştu. Tutsak ve canlı olarak bir gecede bir ilkeye, bir yürüyüşün başlangıç noktasına dönüşebilirdi. Benimsemesi önlenebilecek, ama yeni Hükümet’in ilk başarısızlıklarında, alternatif bir siyasal çözüm gibi görünebilecek, kendisini kanıtlamasına izin verilmemiş olan bir siyasal yaklaşımı temsil etmeye devam ediyordu. Çünkü bunun için yeterli zaman yoktu ve denenmesi halinde muhtemelen tek sürdürülebilir yaklaşım olabilirdi. Günün memnuniyetsizleri önceden ona karşı bileşmişlerdi; bu kişiler – şüphesiz aynıları – bir gün sonra onun etrafında harekete geçebilirlerdi. Kalabalıklar tarafından bir zamanlar idolleştirilmiş bir tutsak, praksisin çıplak imkânı olmayı sürdürür; sırf var oluşu bile pişmanlıkları umuda dönüştürür. Çünkü o ilkelerine sadık kalmıştır; bunlar yeni muhalifler için salt teorik görüşlerden fazlasını temsil eder. Bunlar canlı, bunlar günceldir; halkın bildiği gibi hücresinde kendilerinin koruyucusu olan adam tarafından insanileştirilmiştir. Bunlar herkes için hayranlık verici bir meditasyon nesnesi olmuştur. Thysville’de, onu muhafaza etmekle görevli askerler isyan ettiğinde, bu açıktı. Eğer ücretlerini alamazlarsa, Lumumba’yı serbest bırakacaklarını söylemişlerdi. Bu tehdidin yol açtığı panikle, Léopoldville’deki liderler Katangalılara yaklaştılar. Bir anlaşmaya varıldı: Parayı Tschombe ödeyecek, karşılığında Lumumba’yı alacaktı. Özetle, azledilmiş başbakan hapishanesinden bile merkeziyetçiliğin gerekli olduğuna tanıklık ediyordu; öyle ki düşüşü ayaklanma ve yerel savaşların aniden alevlenmesiyle örtüşmüştü.

Daha fazlası sıradaydı: Ekim’den başlayarak devrimci karışıklıklarda bir kabarma dikkat çekici hale gelmişti. Bu sefer sömürgeci ekonominin sürdürülmesine karşı harekete geçen tabandı – işçiler ve köylüler. Bu dağınık hareketlerin hiçbir ortak hedefi yoktu: Ne var ki, taleplerinin ortak bir programda birleştirilmesi halinde, eski ayrılıkları aşıp onları birleştirmek mümkün olabilirdi. Bu hiç de histerik bir korku değildi: Daha sonra merkeziyetçiliğin yeni lideri Gizenga, Stanleyville’de radikal önlemler alacaktı: Çokuluslu şirketler Afrikalılaştırılacak ve Belçikalılar ev hapsine alınıp istisnai bir vergi ödeyeceklerdi. Altı ay sonra, Devlet terk edilmiş mülklere el koyacaktı. Bu kararnameler, kitlelerin hakiki bir perspektiften yoksun talepleri ile MNC’nin soyut Jakobenizmi arasındaki barışmanın başlangıcına işaret ediyordu. Gizenga ise Lumumba’nın popülaritesine ya da zekâsına sahip değildi. Eğer eski başbakan, gerekli olanın kitlelerle yeniden bağlantı kurmak, évolués’dan kopmak ve onun birleştirici siyasetine toplumsal bir içerik kazandırmak; özetle halkı neo-kapitalist gizemleştirmeye karşı uyandırmak olduğunu kendiliğinden kavramışsa, neden korkalım ki. Gerçekten de bütün sorun buydu: Jakobenizm küçük burjuvadır; ekonomiyi siyasal entegrasyona bağımlı kılarak, birliği sabote etmekle suçladığı kitlelerin talepleriyle sürekli çatışır. Bu çatışma, genelde düşmanların birbiri ardına birleştirici hareketi ve işçi hareketini yenmesine imkân hazırlar. Ama Jakobenler bir süre ayakta kalmayı başarmaları halinde  – bu son derece enderdir – gerilemelerinden öğrenir ve yeni bir başlangıç yaparlar: 

Birlik artık başlangıç değil, ara bir aşamadır; kitlelerin çıkarlarını ve talepleri bir araya getirmenin tek yoludur. Aynı zamanda, çöküş riski yaşayarak, sürekli radikalleşmesi gereken bir ekonomik, toplumsal ve siyasal devrimin nihai hedefidir. Ben, Castro’nun hükümetinde şehirli gençlerle – orta sınıflardan öğrencilerle – tanıştım: Onlar Batista’ya karşı Jakobenlerdi. Asilere katıldıktan sonra, sosyalist inşa hareketi yoluyla yeniden kazanmak için siyasal ideallerini geçici olarak terk etmeleri zor olmamıştı. Robespierre ve Lumumba, kendilerini yenilmez kılacak sentezi etkileyemeyecek kadar erken ölmüşlerdi. 1789’un Fransası’nda olduğu gibi 1961’in Kongosu’nda da kitleler hâlâ temelde kırlarda yaşıyordu. Fransa’da, proletarya henüz doğmamış ya da gerektiği gibi gelişmemişti; Kongo’da, Belçika paternalizmi bunu dumura uğratmıştı. İki durumda da sömürünün gerçek kurbanları, sömürüye karşı mücadelede birlik sağlamak için siyasetçilere başvurabilecek temsilcilere ya da bir aygıta sahip değillerdi. Ne olursa olsun, Kongo’da 3 milyon siyah proleter vardı. Eğer Patrice yaşasaydı, hayal kırıklığına uğradığı kendi sınıfına karşı onları er ya da geç harekete geçirirdi. Planını hiçbir zaman ortaya koymadı; “evrensel sınıf” şeklindeki aptalca burjuva fikri, bazı koşullarda farklı yakınlaşmaları kolaylaştırabilirdi. Lumumba, suçluluk ya da büyüklük kompleksi yaşamadan, devrimci hareketlerin yerel liderlerine yaklaşabilirdi. Bu soyut eşitlikten aydınlık doğabilir; en azından daha özlü bir biçimde kolektifleştirme karşısında yenisömürgeciliğin ikilemine indirgenebilecek “Afrika’nın sosyalist çağrısı” denilen şeyi en sonunda kavrayabilirdi. Kavrayabilirdi: Bu kelimeyi soyut bir imkânı hatırlatmak için değil, zincire vurulmuş halde bile düşmanlarına saçtığı korkuyu açıklamak için kullanıyorum. Emperyalizmin aklı başındadır: Eğer elini eski sömürgesine gösterirse, eğer onlar bir siyasal komedinin arkasında yatan aşırı sömürüye dayalı bir ekonominin sürdürülmesi niyetini algılayabilirlerse, kitlelerin siyasetçilere, işbirlikçilerine karşı birleşeceğini iyi bilirler. Kongo aşırı bir karışıklık yaşıyordu, ama Kongolular eğer birileri kendilerine düşmana hizmet etmekte olduğunu açıklasaydı, bunu kolayca anlarlardı: Lumumba Belçika’nın verdiği sözü tutmayacağını, Union Minière’nin eski metropolün hükümetine karşı ayrılıkları körükleyip desteklediğini, düzeni sağlamak için gönderilen BM askerlerinin ayrılıkçı Kasavubu’yu koruduğu ve merkeziyetçi başbakanı düşmanlarının insafına terk ettiğini çok kısa sürede öğrenmişti: Ekonomiden hiç anlamadığı iddiasındaki bir küçük burjuva bile karışık sonuçlar çıkarmak için fazla zaman harcamazdı. Özetle, büyük şirketler ve évolués en başta Lumumba’nın kitleler tarafından radikalleştirilmesinden ve kitlelerin Lumumba tarafından birleştirilmesinden korkuyordu. Onun öldürülmesinin emperyalizm ve siyah küçük burjuvazinin yeni anlaşmasını bağladığı söylenebilir: Bundan böyle aralarında bir ceset olacaktı.

Ama Kongo başbakanının prestiji ülkesinin sınırlarının çok ötesine uzanıyordu. 

Birliğin hegemonya anlamına geldiği fatih devletler tarzında değil, tersine hükümetin zayıflığı, sarsılmaz bir cesaret ve tüm siyah ülkelere ona yardım etme ödevi yükleyen ölümcül ama hak edilmemiş güçsüzlükle, birleşik bir Afrika’nın zorunlu olduğunu göstermişti. Bu kesin ve acil yükümlülük, ne cömertlik sorunu, ne de idealistçe bir dayanışmanın ürünüydü. Aslında, Afrika ulusları kendi kaderlerini, Afrika’nın kaderini Kongo’nunkinde keşfediyorlardı; yenisömürgeci ülkeler aşırı-sömürü dışında tüm zincirlerinden onları kurtarmış olan gizemciliği deşifre ediyorlardı. “Kongolaşmak”tan kıl payı kurtulan diğerleri, bu çöküşte mekanizmayı, iç bölünmelerin oynadığı rolü keşfediyorlardı; hiçbir şeyin henüz kurtarılmadığını, ayrılıkçılıkla bütün kıtada savaşılması gerektiği, aksi halde Afrika’nın Balkanlaştırılmaktan kaçamayacağını düşünüyorlardı. Bu anlamda, Lumumba’nın başarısızlığı pan-Afrikanizmin başarısızlığıydı. Nkrumah, en acı hayal kırıklığını yaşamıştı: 

Temmuz’da Birleşmiş Milletler’in otoritesine verdiği Ganalı askerleri Kongo’ya göndermiş; BM de Gana’nın protestolarına rağmen askerleri Patrice Lumumba’ya karşı kullanmıştı. Tecrübe, ona BM’nin Üçüncü Dünya çatışmalarında kesin nesnel yönetim sergileyen tarafsız bir örgüt değil, ama Halk Cumhuriyetleri ve Afrika-Asya uluslarının katılmasına izin verdiğinde bile, Batı’da her yerde emperyalizmi savunmak için kaskatı yapılandırılmış bir sistem olduğunu öğretmişti. Ama Akra kahramanını kurtarmaktaki yetersizliğinin verdiği aşağılanmayla, Afrika’nın tamamı “tarafsızlar”a çizilmiş kaderi de öğrenmişti. 

Hammarskjöld’ün tutumuna içerlediği bir öfke anında, Lumumba kendisine bazı savaş uçakları gönderen SSCB’ye başvurmuştu. Bu durumda tarafsızlığın en kesin ilkelerine sarılmıştı: Siyasal sistemlerine bakmadan tüm ülkelerle ticaret yapmak, çıkarsız olması koşuluyla acil durumlarda etkin yardımı kabul etmek ya da istemek. Hepsi bu kadardı: Misyonlar onu komünist diye yaftalamakta acele ettiler. Emperyalizm de aynı şeyi yapmaktan geri durmadı. En şaşırtıcı olansa, kendi oynadıkları oyuna kapılıp bu évolué’yu, bir Katolik oğlu, bir Katolik’in kocasını ve Katoliklerin pederini Kremlin’in gizli ajanı olmakla suçladılar. Bu durumu daha iyi anlamak istiyorsak, “ekonomik seçeneği olmayan” 

Bu Jakoben’in umutsuz başvurusunu, Castro’nun Amerika’nın burnunun dibindeki bir adada yapabildikleriyle kıyaslayalım. Hata da yapmayalım: Castro’nun zaferi kesinlikle sosyalist bir devrimin liderliğini üstlenmesi olgusuna dayalıydı: Bu Kongolunun başarısızlığı, insanların onu karalama düşüncesiyle kullandıkları “komünist” sıfatı, apaçık onun ülkenin altyapısını yeniden kurma çabasına girmek istememesinden kaynaklanmıştı. Afrika, ne zaman bağımsız

bir hükümet başkanı Sovyetlerden yardım istese, Batıların onu kovduğunu anlamıştı. Kara kıtanın çeşitli devletleri, dayatmak için birleşmedikçe, tarafsızlık boş bir ilke deklarasyonu olarak kalacaktır.

Canlı ve tutsak Lumumba bütün bir kıtanın utancı ve öfkesiydi: Herkes için ne başarabilecekleri, ne de geri çekebilecekleri bir talep olarak duruyordu; onda herkes yenisömürgeci aldatmacanın gücünü ve zalimliğini görmüştü. Bu nedenle, mümkün olan en kısa zamanda icabına bakılmalıydı; emperyalizm ellerini temiz tutmalıydı. Başlıca iki temsilci, Kasavubu ve zavallı Mobutu’nun bu kanı halkın gözü önünde dökmemekte çıkarları vardı. Cinayeti Tschombe işlemişti: Ne olursa olsun, Union Minière ve kolonistler ona o kadar fazla taviz vermişler ve o da kendisini satmak için o kadar gayret göstermişti ki çok geçmeden onun da tasfiye edilmesi zorunlu olacaktı. Başbakan yapılan ve misyonunu ciddiye alan bir siyahı yok etmişlerdi; Kasavubu’dan tekrar bir kabine kurması istenmişti. Ölünün canlıdan daha az sıkıntı verdiğini sanıyorum: rahmetli unuttuk gitti. Onun için ne yapılabilirdi? Onunla birlikte? Aşırı heyecanlı Afrikalıların, kardeşlerini bir tek süngü darbesiyle Munongo’nun idareyi devralabileceğini söyledikleri bir kurtuluş seferine çağıracakları neden yoktu. Ne olursa olsun, hesap buydu. Bildiğimiz gibi, evdeki hesap çarşıya uymamıştı.

Ölü Lumumba insan olarak yoktu ve bütünlüğü içinde, birleştirici iradesiyle,  çok sayıda toplumsal ve siyasal sistemiyle, bölünmeleriyle, anlaşmazlıklarıyla, gücü ve zaafıyla, Afrika’nın kendisi olmuştu: Pan-Afrikanizm’in kahramanı değildi ve olamazdı; onun şehidiydi. Onun öyküsü, bağımsızlık, birlik ve çokuluslu şirketlere karşı mücadele arasındaki mükemmel bağı herkesin gözüne sokmuştur. Onun ölümü – Fanon’un Roma’da perişan olduğunu biliyorum – bir alarm çığlığıydı; onda bütün kıta ölmüş ve dirilmişti. Afrika Ulusları, Akra’nın söylemekte olduğu sözleri, Addis-Ababa’nın hayata geçirmek üzere olduğunu kavramıştır: Henüz bağımsızlığını kazanmamış ülkelerdeki devrimci mücadeleleri desteklemelerine izin verecek ortak bir mekanizmayı kuracaklardır. Birlik savaştır; Cezayir’in etkisiyle bazıları bunun aynı zamanda sosyalist devrim olduğunu daha iyi anlıyorlar.

Kongo sadece tek bir muharebeyi kaybetmiştir. Ulusal Kongo Ordusu’nun (ANC) koruması altında, yiyici hainler grubu olan Kongo burjuvazisi kendi işini tamamlayıp sömürücü bir sınıf oluşturacaktır. Kapitalist yoğunlaşma, aşamalı olarak feodal bölünmelerin üstesinden gelecek ve sömürülenleri birleştirecektir; Kastroizm’in tüm koşulları hazır olacaktır. Ne var ki, Kübalılar geçen yüzyılda Küba’nın İspanya karşısındaki zaferini ya da adanın Amerikan emperyalizminin boyunduruğuna girdiğini görmeden ölen Martí’nin anısını yaşatıyorlar. Eğer birkaç yıl içinde, Kongolu Castro halkına birliğin kazanılması gerektiğini öğretmek isterse, onlara bunun ilk şehidi Lumumba’yı hatırlatacaktır.

Son Yazılar

Etik Teori sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin